Mektep 8 – Anılar Müzesi

 

 

Mektepte. O koku araladı mutlu olmanın kapısını. Mandalina kokusu. Evet. Mandalinayı severim. Ama şimdi. Düşünüyorum da.. Mandalina bir bahaneydi. Bir vesile. Herhangi başka bir şey de olabilirdi. Sonunda çocuktuk. Bize bir sebep lazımdı. Mutlu olmak için. Ve elbet o sebep bir şekilde gelecekti. Ya da biz bir sebep yaratacaktık. Çocukluk böyle bir şey. Çocukluğum. Mutluluğumun anavatanı.

Okumaya devam et >>

O yıllarda mutlu olduğumuzu hissediyorduk. O günleri yaşarken. Koşa koşa gider olmuştuk mektebe. Her gün biraz daha hızlı. Hergün biraz daha fazla. Hele ki ilk yılı geçirdikten sonra. Yetiştirici sınıfını. Neden koşa koşa giderdim mektebe? Dersler için mi? Belki hocalar? Hiç te sanmıyorum! Tabii ki sever olmuştum dersleri de. Hocaları da. Ama esas. Beni okula koşturan sebep. Çok daha basitlerdeydi. Çok daha çocukça.

Mutlu günlerin tadı. Bu bir başka oluyor. Mutluluk. Tanımlaması hiç de kolay değil! “Mutluluk. Yaşanan bir şey midir? Yoksa hatırlanan bir şey mi?” Feylesoflar düşünüp durmuşlar bunu. Tartışmışlar. Tarih boyunca. Şimdi bakınca. Biz her ikisini de hissettik. Hem mutlu anları. Hem de mutlu anları hatırlayıp mutlu olmayı. Aynı olmuyor. İki farklı duygu bu. Her ikisine de mutluluk desek de. İlki kendiliğinden. Yani gerçek. İkincisi ise kurgu. Yani bir tasarım denebilir. Daha çok bir“nostalji” gibi. Çağrılan gerçekler. Çağrılan yaşanmışlıklar. Ama aynısı değil. Nostalji. Nostalji deyip de geçmeyin. Her gerçek nostalji olmuyor. Nostalji özlenen gerçeklerdir. Gerçekleriniz yok ise, nostaljileriniz de olmuyor. Gerçeklerin delilidir onlar. Sadece duyguları daha karmaşıktır. Çünkü işin içine güncel karışır.

Mesela “para maçı”. Mektepteki gerçeğimiz. Bıkmadığımız bir gerçek. Asla usanmadığımız. En arka sırada. Solda. Sınıfın bahçeye bakan yanındaki pencerenin girintisi içinde. Girintinin eski ve solgun mermeri üzerinde. Yer yer hafiften çatlamış. Bunun üzerinde oynadığımız para maçı. Hepsi hepsi seksene otuz santimetrelik bir yerdi sanırım. Dünyamızı sığdırırdık oraya. Yirmibeş kuruşlar oyuncu olurdu. Sanırım. Beş kuruşluklar da top. Belki de ortası delik bir kuruşluklar. Tam hatırlamıyorum. Onar kuruşluklardan da kale yapardık herhalde. Kuruş nedir bilir misiniz? Bilemezsiniz tabii ki! Avro varken. Dolar varken. Kuruşun adı mı okunur? Geçelim! Camdan, yağan karı seyrederdik. Dışarda yağan yağmuru. Camın üzerinden süzülen damlaları. Düşen sarı yaprakları. Tam da arka duvardaki kaloriferin sıcaklığını hissederdik. Oynarken. Parmaklarımızla ittire ittire oynardık. Artık bulunamayan sarı bir kuruşluklar. Yüz paralar. Beş kuruşluklar. Koşar dururlardı mermerin üzerinde. Mutluluğun tadı onlardaydı. Para oldukları için değil. Oyun oldukları için. Beni arkadaşlarla bağlayan. Para maçı. İşte. Esas bunun için koşar olmuştum okula. Mesela.

Sonradan ise… Yıllar sonra. İçimiz hep bir ılık duygularla doldu. Para maçı anlarımızı hatırlayınca. Oradan da sıçrayıp. Mektep günlerini düşündükçe… Ilık duygular! Ilık nedir? Yakmaz. Ama ısıtır. Bir yandan da ince bir sızı gibidir. Asla acıtmaz. Ama özlem taşır. Belki de, ne bileyim, “nostalji” bile denebilir. Tam da uymuyor ama.. Çünkü nostaljide, biraz da olsa, bir tür memnuniyetsizlik hissedilebilir. Bugünden duyulan memnuniyetsizlik. Bir tür sığınma vardır. Geçmişe. Geçmişin gerçeklerine. Yok! Bizimki bu değil. Evet, anlıyorum. Bir tür hüzün var. Doğru. Belki biraz hüzün. O günleri hatırlatan. Ilık mı ılık bir hüzün. Ama asla bir geçmişe sığınma değil. Bu bir sevgi bence. Victor Hugo’ nun nostalji için söylediği gibi. Bir “Hüzün sevgisi” bu. Başka nasıl tarif edebilirim ki?

İşte mektep böyle bir yerdi. Sekiz dolu yıl geçirdik. Çocukça. Sevgiyle. Sekiz yılda, seksen yıllık anı biriktirdik. Farkına bile varmadan. Gün be gün. Sonraları, tek bir anını bile konuşmak. Tek bir anını bile düşünmek. Hissetmek. Saatlerimizi doldurdu.

Hani bir müzeye girersiniz de. Yüzlerce eserin bulunduğu. Resimlerin mesela. Yüzlerce yıl öncesinden. Ve durursunuz resimlerden birinin önünde. Yakalanırsınız resme. Resmin renklerine. Tutulursunuz. Resim sizi çeker içine. Yavaştan yavaştan. Tek bir fırça darbesi. İnce bir ışık hüzmesi. Bir anlam taşır. Düşündürür. Günün dışına çıkarsınız. Bulunduğunuz yerin dışına. Bulunduğunuz zamanın. Adım adım resmin içine sızarsınız. Resmin mekanına. Resmin zamanına. Bir parçası olursunuz. İçindeki. Bir çalı. Bir köylü. Bir çan. Bir gölge. Herhangi bir şey resmin içindeki. Sizi ne çekti ise. Rengiyle. Şekliyle. Işığıyla. çizgisiyle….

İşte anılar da böyledir. Zihnimizde bir müze yaratırız onlarla. Anılar müzesi. Tek bir sözcük. Tek bir ses. Tek bir yüz para mesela…. Çengel atar size. Yaşamış olduğunuz. Geçmişte kalan. Tek bir anın tüm duygularını taşır. Çeker çıkarır derinliklerden. Yakalanırsınız. Tutulursunuz. Dünün bir saniyesi. Bugünün saatlerini doldurur. Doldurur da. Taşırır…

Sevgili mektebim. Anılarımın müzesi.

Devamı gelecek >>

Önceki Yazı : Mektep 7 – Mandalina Kokusu

İzleyen Yazı : Mektep 9 –

Mektep 8 – Anılar Müzesi” üzerine 3 yorum

  1. Sevgili Haluk,
    Yazilarini zevkle okuyorum. Seninle ayni sira degilse de sinifi paylasmis biri olarak ortak duygularda bulusuyoruz.

    Oysa,
    Biz 60, 61, 62, 63 devreleri, Dursun baskanin oteli Point Otel’de her ay toplaniyoruz. Seni de aramizda gormek arzu ederiz. Ustelik, mail gurubumuzda senin adin sikca gecmekte. Bana mai adresini gonderirsen seni de kaydettiririm.
    Cok optum kardesim,

    464 Ersen Kıralp
    erskir@gmail.com

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s