Kargacık burgacık Yıl

 

Bu yıl müsvedde bir yıl oldu… Hiçbirşey yerli yerinde değil gibi! Herşey yerini arıyor gibi. Tüm dünya böyle… Müsveddeyi önemserim. Okuma yazmayı öğrendiğimden beri. Hep müsvedde yaparım. Başlangıçta kağıtlar üzerine karalardım. Sonraları. İlk okulun sonlarına doğru. Baktım ki. Kağıtlar çoğalıyor. Dağılıyor. Kayboluyor. Bir defter aldım. Sarı saman kağıtlı. Ve çizgisiz. Ve kalınca. O benim müsvedde defterim oldu.

Okumaya devam et

Yarım Elma 3: Binbir Mal Masalları

Diyelim ki güzel bir tepsi gördüm. Desenler farklı. Renkler pastel. Tam da sevdiğim gibi.. İki soru soruyorum. Birincisi:” Bu bende var mı?” Tabii ki tıpatıp aynısı değil. Ama benzeri var mı? Eğer ki evde var ise.. Estetik iştahımı içime gömüyorum. Konforumdan vazgeçiyorum. Yok eğer bende yoksa. O zaman. İkinci bir soru: “Bu bir ihtiyaç mı?”. Cevap hayırsa. O hoşlandığım şeyin önünden uzaklaşıyorum. Hem de hızla…

Okumaya devam et

Yarım Elma 2 – Görünmez el

 

Konu bu! Çarklar dönmeli. Öyle söyleniyor. Böyle sunuluyor. Ticaret çarkı dönmeli. Adeta beynimize kazınıyor. Bunu yapmak zorundalar. Çünkü biliyorlar ki. Çarklar dönmez ise. Oyunları sona erer. Çarkların dönüp dönmemesi ise. Farkında değiliz ama. Bizim elimizde. Tüketicilerin! Kullanıcıların! Biz alırsak çark döner. Almazsak dönmez. Hepsi bu kadar basit.

Okumaya devam et

Yarım Elma 1 – Alışveriş Kapanı!

Birdenbire gözüme çarptı. Otobüsün camından bakarken. Görmemle geçip kaybolması da bir oldu. Ama hatırlıyorum. Büyük bir reklam panosu. Üzerinde bir afiş. Onunda üzerinde iki sözcük : “Alışveriş yaşatır”. Sonra düşündüm. Sordum içimden. “Kimi yaşatır?” diye… Biliyorum ki. Alanı yaşatmaz. Parayı vereni yani. Mesela beni. Yaşatmaz. Belli ki bunu yazdıran. Bir şeyler satmak istiyor… Ne dünya ama! Her kes birşeyler satmak istiyor! İyi. Satsın da. Onun bir malı satması. Neden benim hayatımın konusu oluyor ki? Benim hayatımdan. Ona ne? Alış veriş yaşatırmış! Yani. Yaşamak için alışveriş yapmalıymışım! Ona ne? Her kimse O!

Okumaya devam et

Üç Cumhuriyet

 

Bu Anadolu topraklarında. Hayatımda üç cumhuriyet tanıdım. Özü olan. Kökü olan üç cumhuriyet. Bunların ilki. Bir gazeteydi. Hergün. Kapının önüne. Biri kalın. Biri ince. İki gazete bırakılırdı. O zamanlar böyle derdim. Kalın ve ince. Çocuk yaştaydım. Okul öncesi çağda.. Gazeteleri alır. Babama verirdim. Babamın daha çok. Kalın olan gazeteyi okuduğunu hatırlarım. Sonradan farkettim ki. En çok da arka sayfalardaki spor haberlerini okurdu. Spor haberlerinde de “Güreş“i. “Güreş mi? O da ne?” deyip de geçmeyin..

Okumaya devam et

Kutu 4 – Breeam!

Bay X’ e öyle demişlerdi. Binayı tanıtırken. “Akıllı bina”. Reklamcılar. Satışçılar. Mimarlar. Hepsi söz birliği etmişcesine. Neler neler anlatmışlardı. Bir bilseniz! Mesela. Önemli verilerin izlenebildiği 28 bin tane kablosuz sensörle çalışan gözlem monitörleri bulunuyordu binada. Ne işe yarar derseniz? Bir akıllı telefon uygulaması ile de herhangi bir kişinin binaya girdiği ve nerede olduğu takip edilebiliyordu. Daha ne olsun! Belki. Mahremiyet. Biraz tacize uğruyor gibi gelebilir. Ama. Olacak o kadar! Hepsi güvenliğiniz için!

Okumaya devam et

İğreti 2 – Çatlak

Tiyatro. Oyun. Kurgu.… Tehlikeli bir yoldur bu. Derinlere çeker. Her adımda. Takılmayacaksın. Bilirim ki. Eğer takılırsam. Zihnimde bir anafor başlar. Hislerimde kabarma. Kapılmayacaksın. Akıl işi değildir bu. Tertip. Tuzak derken…Varırsın. Bir bataklığa. Sonunda. Dalıverirsin. Batar gidersin. Komplo teorisi denilen garabet çukurunun içine. Kurarsın da kurarsın. Sonra da. Çırpınırsın. Çıkamazsın o çukurdan. Kara bir ipekten ağ süzülür üzerine. Dolanır ayaklarına.

Okumaya devam et