İmam’ın Hutbesi 2 – Alınteri

 

Evet! Olmak yetmiyor. Arkası gelmeliydi… Bu topraklar. Olmuş. Olgun insanları da gördü. Yalansız. Baskısız. Kavgasız. Günler de gördü. Ama. Olgunluğun tıkandığı. Olmuşluğun yetersiz kaldığı. Olmuşluğun şeytanlıklarla başedemediği anları da gördü… Yıllar sonra. İzlediğim o insan. İşte o! “Olmak” ta çakılıp kalmadı gibi hissettim. İkinci üçgeni de. İlkine iliştiriverdi sanki. İkinci üçgen nedir derseniz…

Okumaya devam et

İmam’ ın hutbesi 1 – Olmak

Düşünceleri izlerim. İnsanları değil. Ama. Son seçimde. Yıllar sonra ilk kez. Birisini izledim. Bir insanı. Ve izledikçe. Adım adım. Bir de ne göreyim! Zihnimde. İçi boş sandığım. Kulaktan dolma. Hergün söz edilen. Ama içleri boş boş duran. Bazı kavramların içleri hafiften dolmaya başlamaz mı? Bunu farkedince de. Hasret kaldık ya! Aman o kavramlar kaçmasın. O anlamlar. Uçmasın diye de. Onları yakalayıp. Uçlarından tutup. Birbirlerine bağladım. Sonra. Bir de baktım ki…

Okumaya devam et

Armut

Armut nereden aklıma düştü. Ağaçtan değil!

Şöyle oldu. Mazbatasız belediye başkan adayının söyledikleri çalındı kulağıma. Kulusal bir…pardon ulusal diyecektim.. Uluşak bir…Bak yine dilim sürçtü. Bilinçaltı işte! Bazan dışarı taşıyor… Şöyle diyecektim. Ulusal bir devlet kurumundan söz ederken.. Halk yuhalamaya başlamıştı ki…”susun. Yuhalamayın. Katıla katıla gülün! Kahkaha atın!” dedi.  Halk ne anladı bilemem. Ama ben bir metot gördüm. Bu yaklaşımda.

Okumaya devam et

Marka’j

 

Zaten. Şu “marka” kavramı ile. Derdim vardı. Bir de. O söyleşiyi okuyunca. Aldım kalemi elime. Hırsımı kağıtlardan çıkardım… Sonra da buruşturup. Attım bir kenara… Sevimsiz duygularımın çoğunu paylaşmam. Ama hiçbirini de içime atmam. İçimde tutmam. Çoğu zaman yazarak. Kendime yazarak. Duygularımı dışa dökerim. Kurtulurum onlardan. Sonra da. Çöpe atarım… “Marka olmak” anlayışına. Marka kavramına karşı da değişik duygularım vardır. Oldum olası kızmışımdır bu sözcüğe. Bu beş harfin içinde. Gerçeklikten uzak. Bir “sahtecilik” duygusu taşıdığı. İzlenimi alırım. “Aldatma” ile doldurulmuş bir boşluk…

Okumaya devam et

Kargacık burgacık Yıl

 

Bu yıl müsvedde bir yıl oldu… Hiçbirşey yerli yerinde değil gibi! Herşey yerini arıyor gibi. Tüm dünya böyle… Müsveddeyi önemserim. Okuma yazmayı öğrendiğimden beri. Hep müsvedde yaparım. Başlangıçta kağıtlar üzerine karalardım. Sonraları. İlk okulun sonlarına doğru. Baktım ki. Kağıtlar çoğalıyor. Dağılıyor. Kayboluyor. Bir defter aldım. Sarı saman kağıtlı. Ve çizgisiz. Ve kalınca. O benim müsvedde defterim oldu.

Okumaya devam et

Yarım Elma 3: Binbir Mal Masalları

Diyelim ki güzel bir tepsi gördüm. Desenler farklı. Renkler pastel. Tam da sevdiğim gibi.. İki soru soruyorum. Birincisi:” Bu bende var mı?” Tabii ki tıpatıp aynısı değil. Ama benzeri var mı? Eğer ki evde var ise.. Estetik iştahımı içime gömüyorum. Konforumdan vazgeçiyorum. Yok eğer bende yoksa. O zaman. İkinci bir soru: “Bu bir ihtiyaç mı?”. Cevap hayırsa. O hoşlandığım şeyin önünden uzaklaşıyorum. Hem de hızla…

Okumaya devam et

Yarım Elma 2 – Görünmez el

 

Konu bu! Çarklar dönmeli. Öyle söyleniyor. Böyle sunuluyor. Ticaret çarkı dönmeli. Adeta beynimize kazınıyor. Bunu yapmak zorundalar. Çünkü biliyorlar ki. Çarklar dönmez ise. Oyunları sona erer. Çarkların dönüp dönmemesi ise. Farkında değiliz ama. Bizim elimizde. Tüketicilerin! Kullanıcıların! Biz alırsak çark döner. Almazsak dönmez. Hepsi bu kadar basit.

Okumaya devam et