Ayar Bozuldu

 

Dünyanın ayarı kaçtı. Bu ne zamandır böyledir bilemiyorum. Ama açıkça görünüyor. Dünyanın ayarı kaçtı. Koyu bir karanlık ortasında , anlamsız bir şekilde duran mavi bilyanın fiziksel bir özelliğinden söz etmiyorum. İklim değişikliklerinden.. Ya da dünyamızın ekseninin kaymasından filan.. Ayar derken. Bu küçücük bilyanın üzerindekilerden. Onlardan söz ediyorum. Kendini bir şey sanıp da. Aslında bir hiçlik olduğunu farkedemeyenlerden. Yani insanlardan. Ayarı kim kaçırdı sanıyorduk?

Okumaya devam et >>

Ayarı kaçıran biziz. Biz insanlar. İşin kötüsü. Ayarı kaçırdığımızın farkında değiliz. Ya da farkında değilmiş gibi yapmak zorundayız. Birden olmamıştır tabii ki.. Bu ayar bozulması. Adım adım gelmiştir hiç şüphesiz.. Nasıl başladı acaba? Nereden? Ne zaman? Doğadan adım adım uzaklaşmakla mı? Doğal içtenliğin yerini, salon kibarlığının almasıyla mı? Ve giderek, Moliere’in deyişiyle “kibarlık budalalığı” nın yerleşmesiyle mi? Yani yalan davranışlarla mı? Sonradan yalan düşüncelerle. Ve ardından da yalan sözlerle. Böyle mi oldu acaba? İlk yalan nasıl bir şeydi ? İlk yalanı kim söyledi ? Yani olanı. Hakikati konuşmak varken. Olmayanı söylemek. Bu kimin aklına gelebildi acaba? Ve neden? Bilmek isterdim. Çünkü. Bugünün tuhaf dünyasının temelleri o zaman atıldı sanırım. Tam da o anda. İlk yalanın söylendiği anda. Ve o yalana kananlarla. İlk yalan. O bozdu dünyanın ayarını.

Aradan uzun yıllar geçti tabii. Çok şeyler değişti bu arada. Ve geldik günümüze. Sonunda yalan… Bugün bir erdem oldu. Bir sanat. “Kandırma sanatı”. Buna bir itirazımız da yok! Kabulleniyoruz üstelik. Kendiliğinden. Sorgusuz sualsiz. Çünkü. Yalanın, yalan olduğunun farkında değiliz. Yalan çeşitlendi. “İnovatif” yalanlar var bugün. “Yaratıcılık” odalarında yaratılan. Mesela reklamlar. Ağzına bir sakız atıyorsun. Ve tüm hayallerin gerçek oluveriyor. Beğendiğin genç kız sana aşık oluveriyor mesela. Sen buna reklam diyorsun ama.. Bu bir aldatma! Çünkü gerçek değil. Dene istersen. At ağzına sakızı. Çık sokağa. Dolaş bakalım. Kimler sana aşık oluveriyor. Anlarsın. Şunu demek istiyorum. Yalanın bir adı “algı” oldu. Ama bu yalan hoşuna gidiyor. Diderot’ nun dediği gibi: “Hoşumuza giden yalanları avuç dolusu yutarız da, acı gerçekleri yudum yudum içeriz.“ Hoşuna gidiyor. Çünkü buna ihtiyacın var. Allah için! İyi araştırıyorlar. İhtiyacını tespit ediyorlar. Sende olmayanı. Hemen de pazarlayıveriyorlar. “Aşkla tasarım yapmak” gibi mesela. Neyin tasarımı bu? Sonunda mekanik metalik bir iş! İçinde yağ var. Madeni talaş var. Ya da şimdilerde, elektronik bir iş. İçinde devreler var. Tamam. Anlıyoruz. İşini tabii ki severek yapacaksın. Gönlünü koyacaksın işine. Yapabiliyorsan o da! Ücretin. Hakların, yöneticilerin… Onlardan ne haber? 

Bir aşktır gidiyor. Mutluluktan geçilmiyor. Şirketler, mutluluk sözcüğünü paylaşamıyor. Bisküvitçiler mesela. Hani bir “mutluluk ölçer” aletimiz olsa. Hangi bisküviti yerken daha çok mutlu olduğumuzu ölçeceğiz de… Yok öyle bir alet!

Ben küçükken. İlk okul öncesi yaşlarda. Evimizin karşısında. Yokuşun üstünde bir “Nazmi Bakkal” vardı. Bakkalın önünde, büyükçe kutularda, kırık bisküviler olurdu. O güzelim ambalajlar yoktu o zaman. Ambalaj değil. Ürünler satılırdı. Nazmi bakkal içerden kahverengi bir kesekağıdı alır. İçine bisküvileri doldurur. Kesekağıdını ağzını buruşturur. Dökülmesin diye. Bana verirdi. Nazmi bakkal da bir mahalleliydi. Kır saçlı. İnce yapılı. Üzerinde hep bir bakkal önlüğü olurdu. Gri siyah renkte. Her gidişimde sohbet ederdi benimle. Kısa kısa. Okula gidiyormuyum; Hangi takımı tutuyorum,.. Öyle şeyler. Eve dönünce. Kese kağıdının içinden. Bazan damla sakızı. Bazan da kahverengi hayat şekeri çıkardı. En sevdiğim iki şey. Hiç söylememiştim ama. Nazmi bakkal bakışlarımdan yakalamış olmalıydı herhalde. Hızla mutfağa girerdim. O kırık bisküvilerden bir avuç alır. Büyük bir bardağa koyduğum çayın içine atar. Bulamaç yapar. Küçük çay kaşığıyla yerdim. Yerken de anneme, Nazmi bakkalla ne konuştuğumu anlatırdım. Bisküvitle yaptığım bulamaçın lezzetinden hoşlanırım. Hala da yaparım. Tadına doyum olmaz! Ama mutluluk bisküvitte değil ki. Mutluluk Nazmi Bakkalın çocukla çocuk olmasındaydı. “Mutluluk eşyada değildi. İnsandaydı“.

Şimdi böyle mi? Mutluluk. Sevgi. Aşk. Birer ticari ürün bunlar. Reklamlara düştüğüne göre. Düşünsenize. Reklam neden yapılır ki? Ticaret için. Malum sebeplerle kalmadı bu duygular. Yaşayamıyorsun bu duyguları. Şirketler de arzı düşen bu duyguları pazarlıyor bize. Onların diliyle konuşursak. Hepsi bu. Sonuçta gerçeğini bulamasak da. Sahtesini. Hayalini. Satın alıyoruz. Sahte. Yani yalan. Senin ihtiyacını sana pazarlıyorlar aslında. Olan bu. Ama verilen senin ihtiyacın değil. Alakası bile yok. O bir metal. O bir hamur. O bir macun.

Yalan nedir? Bir kandırma. Bir aldatma. “Hakikat yoksa yalan da yoktur“. Yalanı yalan yapan hakikattir. Bugün hakikat ne? Yalanın ta kendisi. Yalan hakikat diye sunulmuyor mu? Sahtekarlık erdem diye. Kandırmak da marifet diye. İşte. Bozulan ayar bu.

Hepimizin burnu bir uzadı..bir uzadı. Hiç sormayın.

Hepimiz Pinokyo’yuz!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s