Büyük Akıntı 4 – Aynalar

akıntı

 

O günkü oyunumuz buydu. Kendimizi akıntının sularına bırakmak ve sürüklenmek.

Nereye kadar? Işte bunu bilemezdik. Kendini bir kez akıntıya koyverdin mi, artık onun sözü geçerdi. Senin kulaçların pek bir işe yaramazdı. Ama yine de kulaçlarımızı güçlendirmeliydik. Yoksa, akıntı ile, gemilerin ve rüzgarın yarattığı dalgalarla nasıl başedebilirdik?

>> okumaya devam et

Tıpkı hayatın akışı gibi. Bunu sonradan farkettim. Hayat da akıyordu. Bir şekilde bizi de sürüklüyordu. Aktığı yönde. Bizler de o yön üzerinde ilerliyorduk. Karşımızan çıkan zorluklarla mücadele ede ede. Ve her bir zorlukla başederek güçlene güçlene.

Akıntılardan öğrenmiştim bunu : “zorluklarla başetmenin yolu, zorlukların içinden geçmekti.”

Yaşlarımız on onbeşti en fazla. Içine gireceğimiz akıntı uzaktan seyrettiğimiz bir su akışıydı. Ama o kadar da basit değil. Hep yanıbaşımızda gibiydi. Gizliden gizliye bir bağlılığımız oluştuğunu anladım sonradan. Onu görmeden bir gün bile geçirmezdim.Yaz günlerinde, bir gün bile sularıyla içiçe olmasak özlerdim bu akıntıyı.

Akıntıburnu, boğazda, akıntının en hırçın, en hareketli olduğu noktaydı. Boğazda, akıntısı ile anılan tek noktanın bu burun olması tesadüf değildi şüphesiz! Rüzgar da öyleydi. Sert ama şefkatli. Eğer oralarda avarelik yapmamışsan, ve kendini bir boşluğa bırakıp rüzgarla savrulan deniz kokusunu içine çekmemişsen anlayamazdın. Ne rüzgarın şefkatini ne de akıntının delişmenliğini.

Burunun yanıbaşlarında, suyun döndüğü noktalarda oluşan su düzlükleri  merak uyandırırdı bilmeyenlerde. Şiddetle akan ve çırpınan suyun yanıbaşında ve tam ortasında bir göl sakinliğinde durgunlaşmış su parçaları, görenin aklını karıştırırdı. O kadar durgun ve o kadar parlak olurlardı ki, biz mahalle çocukları bunlara “ ayna” adını takmıştık.

Mahalle arkadaşlıkları içinde, kendini var etmenin aşamalarından biri de bu aynalara girebilmek ve çıkmaktı. O bir rütbeydi. Sokağın verdiği. Yani hile yok. Oyun yok. Mertçe edinilmiş bir rütbe. Hakkaniyetli. Kimsenin şüphe ile bakamayacağı. Kırmızı kurdelesi ve altın madalyası olmayan! Plaket de vermiyorlardı bunun için. Ama gururu olan. Çocukça. Safça. Temizce. Dünyayı da böyle sanmıştım o zamanlar. Temiz bir yarış.Kazananı kaybedeni olmayan bir yarış. Öyle olmadığını anladım zamanla. Çekildim yarıştan yavaşça. Ve o gün bugündür, yalnızca kendimle yarışıyorum.

Aynalara girmek hiç de sanıldığı kadar kolay değildi. Herşeyden önce endişe vericiydi. Çocuk aklımızla bizlere tuhaf gelen bir olaydı bu. Düşünsenize, geniş bir su akıntısının ortasında durgun su parçaları. Bu bizler için bilinmez bir şeydi. Bir belirsizlik. Yani, bir kez o durgun suyun içine girince ne olacağını da bilemezdik. Yıldız kapısından geçmek gibi birşey. Bu biraz da korku demekti. Ama, öte yandan da merak ederdik. Korku durdururdu. Merak ateşlerdi. Ve işte tam da o noktada, her seferinde, içgüdüsel olarak, aynı soruyu sorardık içimizden : Hızla, köpüre köpüre akan su nasıl oluyor da, birden durgun göl parçacıkları haline geliyor ? Neden? Çocuk merakı işte.

Doğa ile içiçe olunca, merakınız her zaman diri ve canlı kalır. Herşeyden önce çeşitlilik çoktur tabiatın içinde. Ve hiçbirşey aynı şekilde tekrar etmez. Her an yeni bir şey çıkar karşınıza.Ve  doğada her sorunuzun bir cevabı olduğunu sezersiniz. Yeter ki işaretleri okumasını bilin. Eğer biraz merakınız varsa, düşerseniz o cevabın peşine; Sonunda yakalarsınız onu. Nereye gizlenmiş olursa olsun bulursunuz onu. Doğanın keyfi de buradadır zaten. İnsanın merakı içinde saklanan sorular ortaya çıkarlar ve tabiatın içindeki örtünmüş cevaplarla saklambaç oynarlar. Bilirsiniz ki doğanın bir anlamı vardır. Binlerce yıldır değişmeyen bir anlamı. Hissedersiniz. Ve anlamı olan bir şeyin cevapları da olur.

İnsanlarla öyle mi? Hele şimdilerde.

İnsanlık olarak, doğa ile bağımızı yitireli çok oldu. Yüzyıllar geçti. Doğa ile inatlaşırcasına ters yönde yol almakta olan metalik bir dünyada yaşamıyor muyuz bugün? Geriye ne kaldı elimizde? Yalnızca birbirimizle olan bağlar. İnsanlık bağları.Toplum olmanın, topluluk olmanın bağları. Topluluk olmanın anlamı nedir peki? Buna yüzlerce cevap verilegelmiştir tarih boyunca. Hala da , birlikte yaşamanın anlamı üzerinde buluşulabilmiş değil. O nedenle de, soru çok, cevap daha da çok.

Bugün, görüyoruz ki, bu bağlar doğadan kopmuşluğun yalnızlığını karşılamaya yetmiyor artık. Uygarlık modelimizde bir takım yanlışlıklar mı var ne? Kalabalıklar içindeyiz ama yalnızız. Dünyanın hali ile ilgili düş kırıklıkları yaşıyoruz. Yoksa, Amerikalı edebiyatçı Thomas Bailey Aldrich doğru bir teşhis yapmış olmasın: ” Uygarlık, ardında barbarlığın gizlendiği bir koyun postudur”. Kim bu uygar barbarlar?

O çocuklukla ilk gençlik yılları arasında anlayamazdık dünyanın bu halini. Doğa tek yakın arkadaşımızdı. Gözümüzü ona açmıştık. Herşeyi ona sorardık. Her şeyi onda arardık. Tabiat olaylarının cevabı, yine tabiatın kendi içindeydi. Ve her olayın bir nedeni vardı. Olmalıydı. Tabiat la düşüp kalkarken öğrenmiştik bunu. Okulda değil. Kitaplardan hiç değil. Birilerinden de duymuş değildik. Bakarak ve gözleyerek öğrenmiştik her halde. Hayatın içindeki, çocuksu deneme yanılmalar öğretmişti bizlere bunu. Ve aslında, öğrendiğimizin bile farkında olmadan öğrenmiştik. Güzel olan da buydu. Kimse öğretmiyordu. Ama biz öğreniyorduk.

Akıntının ortasındaki bu aynaları da var eden bir takım nedenler olmalıydı.. Ve bu nedeni anlarsak, korkumuz da azalacaktı.

Ve bunu anlamanın tek bir yolu vardı. Ama bu hiç de kolay bir yol değildi..

> devamı gelecek

önceki yazı : Büyük Akıntı 3 – Dere

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s