Akıntıburnundan biraz uzaklaşalım artık. Evet uzaklaşalım! Haydi! Hemen! Her tarafa o kadar çok anılar saçılmış ki! Her adımda bir hikaye çıkıyor karşıma. Sağa sola saklanmış anıları kurtarmaya çalışıyorum. Hiçbiri yok olmasın istiyorum. Bir katliam var! Görmüyor musun? Bir çoğunu da geride bırakıyorum anıların. Kurtaramıyorum. Yine de ilerleyelim biraz. Yol uzun. Rumelihisarındaki fenere kadar gideceğiz daha. İlerleyelim. Bakalım nelerle karşılaşacağız!
Paketlenmiş hayatlar
Aslında cevap aranması gereken soru şu: “ Hayat nasıl yaşanır?”. Başka bir deyişle “Yaşamayı biliyor muyuz?”. Eğer bu soruya cevap veremiyorsak, ötesi teferruat. Yaşamasak da olur. Belki de daha iyi olur! Çünkü buna yaşamak denmez. Sadece varoluruz. Ne dersiniz? ” Hayat nasıl yaşanır?”. Biliyor muyuz?
Yeni yıl
Arada kalmıştı. Adını bu arada kalmışlıktan aldı. Özelliklerinden değil. İyiki de böyle oldu. Yoksa ona “karanlık” diyebilirlerdi. Ya da “gri” veya “siyah”. Belki de “gece” gibi bir şey. Neden mi? Çünkü “iki aydınlık” arasında kalmıştı da ondan. Güneşin batışından, güneşin yeniden doğuşuna kadar geçen süre gibi yani. Tek farkla ki….bu karanlık on oniki saat değil…Tam tamına sekizyüz yıl sürdü.
Mektep 1 – Arka Kapı
Arka kapıdan girerlermiş. Arabalar yani. Biz de öyle yapacaktık.
Okulun açılmasından bir kaç gün önceydi. Belki de bir gün öncedir. Hatırlayamıyorum. Öğlene doğru geldi araba. Taksici Adem’e önceden haber vermişti annem. Adem’i hatırlarım. Evet oydu. Benim yatağımı yorganımı taksisine yükleyen oydu. Ve bizi mektebe götüren. Bu ilk gidişti. En zoru. Sanki çok çok uzaklara yapılan bir göç gibi gelmişti bana. Tuhaf bir duygu haliydi bu. İçimden bir şeyler sökülüyordu sanki. Ya da ben bir yerlerden koparılıyor gibiydim. Dışa taşamayan bir duygu seli. Nereye akacağını bilemeyen. Nasıl söylesem? Hüzün. Evet, belki de hüzün. En iyi sözcük bu olabilir!
Öğretmen 4 – Mektep
Kuleliye gidemedim.
Birgün, ders çıkışında, “ Haluk gel, seninle bir yere gideceğiz.” dedi öğretmenim. Nasıl gittiğimizi hatırlamıyorum. Ama nereye gittiğimiz hala tüm canlılığıyla aklımda. Ortaköy yakınlarıydı. Deniz kıyısında. Küçük demir bir kapıyı iterek girdik bahçesine. Taş merdivenlerden indik. Birlikte gezindik bahçede.
Öğretmen 3 – Kuleli
Mezuniyet günü:babaannem
ben,öğretmenim ve annem
“Haluk” dedi öğretmenim, “ sen hangi okula gideceksin? ”
İlkokul son sınıftaydık. Beşinci sınıfta yani. Koskoca beş yıl geçip gitmişti. Yılın sonu yaklaşıyordu. Öğretmenimiz de her birimize mezun olunca ne yapacağımızı soruyordu tek tek.
Öğretmenimi severdim. Bizi birinci sınıftan almıştı. Beş yıl boyunca da öğretmenimiz olmuştu. Bize okumayı öğretmişti. Bize okulu sevdirmişti. Öğretmen diye bir tek onu tanımıştık. Şimdi artık ondan ayrılacaktık. Bağımlılıklarımın güçlü olduğunu ilk o zaman farketmeye başlamıştım. Öğretmenimden ayrılmak bana gizliden gizliye hüzün veriyordu. Hele ki böyle ayrılık çağrıştıran konular açılınca.
Sınıfın en arka sırasında, en köşede oturuyordum o gün. Diğer arkadaşlarımı dinlerken dalıp gitmişim herhalde. Bir daha sordu : “sen ne yapacaksın Haluk, mezun olunca?”
Öğretmen 2 – Okul
Annem bana güzel bir siyah önlük dikti. Giydirdi. Elimden tuttu. Ve Arnavutköy ilkokulunun yoluna düştük. Yani mahalle mektebinin.
O gün ilk defa bir okul görecektim. Aslında , henüz tam da okula başlama yaşında değildim. Kasım ayının sonlarında doğmuştum. Arada bir yaşlardaymışım. Sanırım annem şansını denemek istemişti. Beni bir an önce okula başlatabilmek için. Okulun müdürü ile görüşmeye gidiyordu. Beni de yanına almıştı. Herhalde okulu göreyim, alışayım diye. Annem hep düşünceli olmuştur.
Taş binanın içine girmiş olmalıyız. Oradan da üst kata çıkmış olmamız gerekir. Çünkü, müdür odası üst kattaydı. Benim hatırladığım nedir?
Öğretmen 1 – Benim Asıl Niteliğim…
Alıntı
Sadi Irmak. 1978. “Atatürk’ten Anılar:O Günlerden Bu Günlere Bir Bakış”.
….Atatürk, bir akşam (1937), sofrasında sık sık misafir ettiği Behçet Kemal’e dönerek; ”Sen çabuk şiir yazarsın, şu içerdeki odaya çekil, bende hangi nitelikleri görüyorsan hepsini anlatan bir şiir yaz” emrini verdi.
Behçet, hemen içeri odaya geçti; aradan yarım saat geçti geçmedi bir büyük manzume ile döndü. Atatürk; “Oku bakalım” dedi.
Büyük Akıntı 9 – Gazozcular
Gördüğünüz gibi, akıntıburnundan uzaklaşamadık bir türlü! Dayının sinemasından da ayrılamıyoruz. Oynanacak binbir çeşit oyun varken!.. Ama sonuç olarak o bir sinema. Pek küçük bir alan da değil. Tam akıntıburnuna kurulmuştu. Bugün bakıldığında, orada bir zamanlar bir sinema bahçesi olabileceğini düşünmek hiç de kolay değil. Sahiden var mıydı? Yoksa onu ben mi yarattım, hayalimde?
Taksim
“Karşıya bak!” dedi babam.” Ne görüyorsun?”. “Duvar” dedim. “Nasıl bir duvar?” diye sordu.”Eski, rengi yok” diye cevapladım sanırım. Aklıma, gri demek gelmemişti. Duvara doğru yaklaştık. Nasıl yaptımsa, elimi dokunduğumu hatırlarım. Küçük taş parçaları düşmüştü . “Gördün mü, sahiden eskimiş” dedi babam. “Böyle bırakılırsa, taş taş dökülür; Yazık!” diye de mırıldanmıştı. Aslında, o günün hikayesi sabahtan başlamıştı.









