Büyük Akıntı 10 – Mağaralar

Akıntıburnundan biraz uzaklaşalım artık. Evet uzaklaşalım! Haydi! Hemen! Her tarafa o kadar çok anılar saçılmış ki! Her adımda bir hikaye çıkıyor karşıma. Sağa sola saklanmış anıları kurtarmaya çalışıyorum. Hiçbiri yok olmasın istiyorum. Bir katliam var! Görmüyor musun? Bir çoğunu da geride bırakıyorum anıların. Kurtaramıyorum. Yine de ilerleyelim biraz. Yol uzun. Rumelihisarındaki fenere kadar gideceğiz daha. İlerleyelim. Bakalım nelerle karşılaşacağız!

Okumaya devam et –>

Sol tarafta , yolun karşısında, kayaların üstüne paraşütle oturtulmuş duygusu veren sıra binalar görürüz. Hiç de yakışmazlar oraya. İğreti dururlar. Hepsi birbirinin aynıdır. Yanyana dizilmişlerdir. Stadyumlardaki seyir yerlerine benzerler. Sanki akan suyu seyretmek, esen rüzgarı dinlemek, geçen gemilere el sallamak için yapılmış seyir yerleri gibidirler. Buna rağmen, kimsenin birşey seyrettiği, doğanın binbir zevkini hissetmeye çalıştığı da pek görülmez. Binaların önünde , tarihi olduğu söylenen hafif yüksek bir duvar vardır. Duvar taşlarının belli belirsiz biçimleri, taşlar arasındaki topraktan fışkıran kök salmış otlar, duvarın yıllanmışlığını anlatırlar. Bazı noktalarında çökertilmiş ve geçit vermiştir duvar. Deniz görüntüsüne. Hatta bir merdiven bile yapılıvermiştir, yola inen. İnsanların sıradan kurnazlıkları işte!

Sahilden bakıldığı zaman, hiçbir insan hareketi çarpmaz gözünüze. Aslında, bu binalara bakınca , sanki hep oradalarmış gibi bir düşünceye kapılabilenler de olabilir. Ama yanılırlar! Tabiatın doğal sınırları çoktan bozulmuş olduğundan, bir kale suru gururuyla yükselen bu binaların çok eskilerden beri var olduğunu düşünenler de çıkabilir. Yine yanılırlar! Gerçekler çok başkadır. Aslında orada bir kırım vardır. Anıların soykırımı!

Bu binaların yapılması için vurulan ilk kazmayı farkettiğim gün, anılarımın da, ilk darbeyi yediği gündü. Zihnimin derinliklerinde bir yerler kazılıyordu sanki. Kürek kürek boşaltılıyordu anılar. Ve betonla örtülüyordu derinlerdeki duygu tohumları. Orada yaşanmış olan herşeye bir saldırıydı bu. Acı veren bir saldırı. İlk kez o zaman tanıştım bu duyguyla.

Rumelihisarındaki fenerin oradan denize açılmayı düşündüğümüz o çocukluk günlerimiz geliyor aklıma. Burunda durup da, yolun karşısına bakınca, gördüğümüz bu binalar değildi. Bazı kayalıklardı. Sağında solunda yeşillikler bulunan bir doğa resmi idi gördüğümüz. Bilmiyorum, hatırlayan kaldı mı? O kayalıklarda mağaralar vardı. Kaya oyukları da denebilir. Çocuk iken oyun yerlerimizden biriydi o mağaralar. Bir yerden mağaralara girer, farklı yollardan ilerler, kendimizi kaybettirirdik. Sonra da, birbirimizi bulmaya, buluşmaya çalışırdık. Bir çeşit saklambaç gibi bir oyun yaratmıştık. Sonraları, ne zaman bu günleri düşünsem Tom Sawyer ‘ in maceraları gelir hep gözümün önüne. Her nedense! Kendimizi, Tom Sawyer ve arkadaşı Huckleberry Finn’ e benzetirim. Mississipi ırmağı kıyısındaki, haylaz, meraklı, haşarı çocuklar. Macera avcıları. Her deliğe girip çıkan. “ İlahi Mark Twain” diye düşünürüm. Yüz yıl öncesinden boğazın kıyısındaki bizleri yazmışsın sanki!

Mağaralardan mağaralara geçişler vardı. Dehlizlerle. Nemli mağaralardı. Işık oyunları anımsıyorum. Anımsadığım bir başka şey de, dehlizleri izlediğimizde , değişik yerlerden gün ışığına çıkışlar yapabildiğimizdi. Çocukluğun keşif heyecanlarını düşünebiliyor musunuz? Bir küçük oyuktan içeri giriyorsun. Önce karanlık karşılıyor seni. Sonra gözlerin alışıyor. Duvarlara yansıyan ıslak gölgeleri farkediyorsun. İlerde bir yerlerden, dolanan rüzgarın çıkardığı hafif uğultular geliyor kulağına. Biraz daha ilerleyince nemli havanın küf benzeri bir kokusunu solumaya başlıyorsun. Ve giderek tüm duyuların keskinleşiyor . Mağara evin oluyor.

Bu bir korku tüneli de olabilirdi. Bizim çocukluk dünyamız içinde , orası bir macera tüneliydi. Her yeni girişimizde, her defasında yeni birşeyler görmek , yeni birşeylerle karşılaşmak heyecanı olurdu içimizde. Ve çocuk hayallerimiz her seferinde de çeşit çeşit maceralarla karşılaştırırdı bizi. Mağaralar hep aynıydı belki de. Ama, bazan bir değişik ses, kimi zaman da ışığın yeni bir rengi bambaşka düşünceler getirirdi akıllarımıza. Sürekli bir keşif duygusu içinde olurduk. Hep aranacak birşeyler vardı orada. Ve hep yeni birşeyler bulduğumuzu düşünerek çıkardık oradan. Hiç bitmeyecek gibiydi. Ama bitti.

O gün anladım. Kazma kürek, mağaralara saldıranları gördüğüm o gün. Yıkılan her mekan, dünden sökülen bir anıydı. Yıkılan her mekan, yarınlardan çalınan bir hayaldi.

Mağaralar yoktu artık. Ne yapacaktım? O gün sormuştum kendi kendime. Anılar korunabilir mi, kurtarılabilir mi diye. Bir hesap makinasının, bir fotokopi’nin bile bulunmadığı o zamanlar, bir cevap bulamamıştım. Ama bugün en azından düşünebiliyorum.

Teknoloji bu kadar ilerledi! Gün gelip, bir “anı saklama makinası” da yapılır mı acaba? Anılar bizim! Onları toplardık. Önce stoklanırdı herhalde. Nasıl yapılacaksa? Sonra da kümelenirdi. Tarih sırasına göre. Mekanlara göre. Kişilere göre. Eşyalara göre. Sözcüklere göre. Akla gelebilen her yolla. Olabildiğince. Sonra da, basardık bir düğmeye. Çağırırdık istediğimiz anıyı. Sonra ne mi yapardık? Doğrusu bilemiyorum. Anılar şarkı gibi dinlenemezler ki? Resim gibi de seyredilemezler! Ancak hissedilebilirler. Ne yapardık sahiden? Çağrılmakla gelmezler. Her istediğimizde. Peki nasıl gelirler? Bazan bir koku. Yosun mu desem. Bazan bir tat. Bir ses. Bir dal çıtırtısı. Yani küçük bir ayrıntı açar kapıyı. Ve anılar damla damla sızarlar düşüncelerimize. Kıvrıla kıvrıla dolanırlar. Belli belirsiz. Dura kalka. Sonra da bir bakarsın, sessizce terkedivermişler seni. Ne geldiklerini anlarsın, ne de gittiklerini. Sadece hissedersin. Yaşarsın. Bunu nasıl sokabilirsin ki, küçük bir metal kutunun içine?

Ama, birşeyler yapılmalı! Anı sökücüler! Hayal hırsızları! Onlar heryerdeler şimdi. Kazma kürekleri. Kamyonları. Kepçeleri. Kule vinçleri. Heryeri altüst ediyorlar. Üstümüze üstümüze geliyorlar. Arkaları sağlam. Önleri açık. Pervasız. Cahil cesareti ile ilerliyorlar. Yokediciler çıkar peşindeler. Planları var. Kasıtları da. Bunun adı soykırım! Bu bir soykırım değil de ne? Anıların soykırımı! Bizim neyimiz var diye soruyorum şimdi kendime. Bizim neyimiz var? Sadece düşüncelerimiz! Daha ne olsun ki! Evet, düşüncelerimiz var ya! Ne çabuk da unuttuk! Düşüncelerle yaratılmaz mı dünya? Düşüneceğiz. Canlı tutacağız anılarımızı.

Hatırladıkça yaşarlar onlar. İnsanlar da mekanlar da. Anlattıkça çoğaltırız onları. Düşündükçe yaşatırız. Mekanları da insanları da. Ve o gün gelir elbet. Gelecektir de! O gün! Anıların, taş binaları yerle bir edeceği gün.

An geçer. Mekanlar değişir. Anılar kalır.

 

>> Devamı gelecek

Önceki yazı : Büyük Akıntı 9 – Gazozcular

Sonraki yazı : Büyük Akıntı 11 – Takalar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s