Matah

 

Gazetelerin spor haberlerine göz atıyordum. Birden aklıma düştü. Bir isim, bir resim çağrıştırdı sanırım. Tek bir sözcük. “Matah”. Önceden, bir şekilde söylenmiş ve yazılmış olmalıydı. Aklıma gelecek başka sözcük mü yok! Demek zamanında takılmış zihnime. Matah. Biliyorum, “matah” iyi olan bir şeyi anlatır. Ama bu yazıda değil! Burada, ben matah deyince, iyi olmadığı halde, kendini iyi sananı anlıyorum. İyi olmayıp da iyiymiş gibi görüneni. Kendini iyiymiş gibi göstereni. Kendini iyi olarak sunanı. Yani “güya-matahmış” anlamında. Bunlar geldi aklıma. Matahlık oynayanlar.

Okumaya devam et

Mektep 5 : Okyanus

 

Kalabalığın içindeki yalnızlığı, ilk o “Mektep” günlerinde tanıdım işte. Acı duydum. İlk defa içim ezildi sanki. Buruk derler ya! İşte öyle bir şey. Sıcak bir acı. Yalnızlık en içime yerleşmişti. En derinlere. Nasıl başedecektim bununla ? Hiç de alışkın değildim. Tanımıyordum yalnızlığın bu şeklini.

Okumaya devam et

Mektep 4 : Meçhule Yolculuk

 

 

Küçük tekneler vardır. Sahil kasabasının limanında dururlar. Huzurlu bir bekleyiş içinde. Balık mevsimi gelir. Denize açılırlar. Gözden kaybolmazlar. Nokta gibi olsalar da görürsünüz onları. Karayı gözden kaybetmezler. Yani güvenli sularda seyrederler. Bu sahildeki her tekne denizi tanır. Balığı nerede bulacağını. Havanın ne zaman bozacağını . Denizin nasıl kabaracağını. Hepsini bilir. Gün batar. Akşam olur. Teknenin ağları balıklarla doludur. Balıkçılar mutludur; O küçük sahil dünyasında. Düşünce bu ya! Alalım tekneyi ; Çıkaralım sığındığı o sahilden. Ve bırakalım bir okyanusun ortasına. Ne olurdu acaba?

Okumaya devam et

Büyük Akıntı 12 – Resim

 

Önemli olan nedir bilir misin? Kimlerle ve nelerle hangi resmin içinde olduğun. Bu seni ele verir! Ne söylersen söyle. İstediğin kadar dil dök. Resim seni ele verir. İnsanlar için de, eşyalar için de .. Köpükler saça saça ve bata çıka ilerleyen taka mesela. Tabiat resminin ayrılmaz bir parçası gibidir. Hiç de iğreti durmaz. Yerine yakışır. Ben buraya aitim der. Akıntıburnunda, rüzgar ve dalgaların ortasında çırpınan bir taka görmezseniz eğer…

Okumaya devam et

Kayıplar Teorisi 1 : Eşya

 

 

Şu halimizi görse, Diogenes ne derdi acaba? Çıplak ayakla dolaşan Sinop doğumlu filozof. Fıçıda yaşayan. Elinde fenerle sokakta “adam“ arayan. Yine böyle sokak sokak dolaşırken, bir gün bir çeşmeden suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlar filozof. Bir an durur. Şaşırır. “Diogenes” diye mırıldanır kendi kendine, “aldın mı boyunun ölçüsünü!…Yazıklar olsun sana!..”. Sonra da heybesinden, her gün kullandığı ahşap maşrapayı çıkarıp, muzaffer bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. Mutludur. Çünkü, bir yükten daha kurtulmuştur. Eşya bir yüktür Diogenes için. Elleriyle su içmek varken, maşrapa ayak bağı değil de nedir?

Okumaya devam et

Tanrı Parçacığı

 

Dünya yokoluyor. Artık pek bir şüphe kalmadı. Şaşırdınız mı? Vallahi, ben Stephen Hawking‘ in yalancısıyım. Albert Einstein’ dan sonra gelmiş geçmiş en büyük dahi. İngiliz fizikçi, evrenbilimci, astronom, teorisyen ve yazar Stephen Hawking. Diyor ki: “Dünyayı 100 yıl içinde terketmeliyiz.” Bilim kurgu değil. Hesap kitap. Gerçek.

Okumaya devam et

Büyük Akıntı 11 – Takalar

 

Hisardaki fenerin oradan denize açılmayı aklımıza koymuştuk. Ve bunu da yapacaktık. Ama bu çocuksu inat, fenere gidene kadarki hayatımızı ötelemek anlamına da gelemezdi. Biz yolda da yaşardık. Zaten biz, yolda macera arayan çocuklardandık. Yolda ilerlerken, macera yakalardık. Planımız programımız olmazdı. Eğer karşımıza bize heyecan verecek yeni fırsatlar çıkarsa bunları asla gözardı etmezdik. Tabii ki fener hedefimizi de asla unutmadan. Hayat da bu değil mi? “Hedefsiz kalma; Ama hedefin de kölesi olma!

Okumaya devam et

Mektep 3 – İlk çarşamba

Ne zaman ki pijamalarımı giydim. Omuzuma bir havlu attım. Ayağıma terlikleri geçirdim. İşte o zaman anladım. Anladım ki, artık evde değildim. Mektepteydim. İlk akşam. Yatakhanede. Aklımda hiç bir iz yok o akşamdan. Hiçbir anıya ulaşamıyorum. Nasıl yattım? Nasıl uyudum? Neler düşündüm? Sadece hislerim var. Bir soğukluk. Ve bir boşluk. Hisler unutulmuyor. Yaşanıyor. Tekrar ve tekrar. Lavaboya doğru yürümüşümdür. Soğuk bir beyazlık mı desem? Yoksa bembeyaz bir soğukluk mu? Her ne olursa olsun! Renksiz bir boşluk. O güne kadar ne varsa beni saran. His olarak. Beni kucaklayan. Tutunduğum. Hiçbiri orada değildi! Bomboş’ taydım! Yersiz. Yalnız. Boşluk hissi.

Okumaya devam et

Koyunların Oyunu

Nükleer Araştırma Teşkilatı. Uluslararası Para Fonu. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü.  Birleşmiş Milletler. Dünya Sağlık Örgütü. Avrupa Konseyi. Güney Pasifik Yer Bilimi Konseyi. Ekonomik İşbirliği Örgütü. Festival Organizasyonları Federasyonu. Avrupa Birliği Belediyeler Konseyi. …. Liste uzun. Kısaltmaları yazalım… UFRO. CGİAR. UNICEF, YSK, ICJ. CCNR. NAFTA. SPP. UEFA… böyle de uzar gider. Bu sayfa dolar taşar. Kitap olur.

Soru şu: Tüm bunlar ne işe yarıyor?

Okumaya devam et

Mektep 2 – İzler

 

 

Tam hatırlamasam da, yataklar çarşaflar çıkartılmış olmalı arabanın bagajından. Birileri de taşımıştır onları. Yukarılara çıkmıştık çünkü. Merdivenlerden. Ben daha, on onbir yaşlarında bir çocuktum. Etrafıma bakıp duruyordum herhalde. Nereye geldim diye! O arada gözüme ilişmişti, dikkatimi çekmişti. Kırmızı iplikle çarşafın kenarına işlenmiş olan okul numaram ve soyadım. Annemin düşüncesiydi bu sanırım. Onun el emeği. Parmaklarının izi. Hiç kıyarmıyım buna? Hala saklarım. Bu amerikan bezini..

Okumaya devam et