Mektep 5 : Okyanus

 

Kalabalığın içindeki yalnızlığı, ilk o “Mektep” günlerinde tanıdım işte. Acı duydum. İlk defa içim ezildi sanki. Buruk derler ya! İşte öyle bir şey. Sıcak bir acı. Yalnızlık en içime yerleşmişti. En derinlere. Nasıl başedecektim bununla ? Hiç de alışkın değildim. Tanımıyordum yalnızlığın bu şeklini.

Okumaya devam et –>

Bebekliğim ailenin içine doğmuştu. Annem,babam. Sonradan kardeşim. Dedelerim. Babaannem, anneannem. Dayım, amcam. Hepsini hatırlarım. Bebekliğimden kalan izler vardır. Hepsinin yüzleri zihnimin içinde dolanır durur. Yalnız bırakılan bir bebek değildim. Ailemin ilgisiyle sarılıp sarmalanıyordum

Çocukluğum ise mahallenin içine doğmuştu. Komşuların çocuklarının arasına. Komşular annemin arkadaşlarıydı. Çocukları da benim arkadaşlarım. Hiç arkadaşsız kalmadım. Köşeye çekilmedim. Tek başına kalmış bir çocuk olmadım hiçbir zaman. Herzaman oyunun içine katıldım.

Aslına bakarsanız, yanımda hiç bir arkadaş olmasa bile yalnız hissetmezdim kendimi. Mekanın dekorları sarıp sarmalardı beni. İskeledeki vapur, kuru kahveciden sızan kahve kokusu, kilisenin çan sesleri, arsadaki büyük çınar, çınarın biraz ötesindeki sokak çeşmesi,… Hepsi birer tanıdıktı. Birer yakın arkadaş. Mahalledeki sessiz arkadaşlarım benim. Bugüne bir tek çan kaldı. Onun da sesi yok!

İlkokuldaki sınıf arkadaşlarımın hepsi mahalle arkadaşlarımdı. Beraber koşardık sokaklarda. Beraber top oynardık arsada. Terli terli su içerdik çeşmeden. Beraber tırmanırdık o büyük çınara. Sınıflarda da yan yana otururduk. Ders dinledik. Okumayı yazmayı birlikte öğrendik. Onlarla beraberken, sokak bir okuldu benim için. Okul da bir sokak.

Ne evde, ne sokakta ne de okulda hiç yalnız olmadım.

Ama Mektepte yalnızdım. Mektep yepyeni bir yerdi. Tanımadığım bir dünya. Bir okul mu? Hayır! Burası benim bildiğim okula benzemiyordu. Burası yalnızca bir okul da olamazdı. Okuldan daha başka bir yerdi burası. Başka bir şeydi. Bunu ilk andan itibaren hissettim. Adını koyamadım ama hissettim. Mektebe giren herkes hissetti. Belki de bu nedenle, “Mektep” diyecektik biz ona, ileriki yıllarda. Okuldan farklılaştırmak için. Bir okul olmaktan daha başka anlamları da barındırdığını vurgulamak için. Bitirdiğimizi sanıp da, hiç bir zaman bitiremeyeceğimizi anımsamak için. Sevgili mektebim benim. Sen bi başkaydın!

Bu bambaşka Mektebin kendisi de bambaşka bir dünyanın içindeydi. Taksimden tünele uzanan bir çizginin kıyısında. Beyoğlunda. İstanbulun başrol oyuncusu. Şehrin kalbinin attığı yer. Hayatın ortasında bir karnaval dünyası. “Cadde- i- kebir” deydi mektep, eskilerin deyişiyle. Sanat, ticaret, özgürlük, yan kesicilik, eğlence, kavga, kültür, aşk ve tarihin buluştuğu, kaynaştığı bir yerde…; Hanlar. Pasajlar. Sinemalar… Ve arka sokaklar. Daha büyük bir dünyaydı burası. Tanıdıkça tanıyamadığımı anladığım bir dünya.

Mektepteki sınıfa gelince. O da yepyeni bir yerdi benim için. Onu yepyeni yapan çocuklardı. Hiç tanımadığım çocuklar vardı. Hiç mi hiç. Yadırgadım tabii ki. Ve bir de öğretmen. Genç gibi. Bana o zamanlar güzel görünen. Yeşil bluzunu çok yakıştırdığım. Soluk, kırçıllı bluzunu. Öğretmeni de yadırgadım. Zaten oldum olası çabuk ısınamam yeni çevrelere, yeni insanlara. Adını bile yadırgadım öğretmenin. Madam Valette. Bilmediğim bir dil konuşuyordu. Hiçbirşey anlamıyordum. Anlamadan nasıl öğrenecektim? Nasıl konuşacaktım? Yabancı dilin ne olduğunun bile farkında değildim o yaşlarda. Şimdilerde, ana karnındaki çocuğa ingilizce konuşmalar dinleten ebeveynleri görüyorum da… İmrenmemek elde değil! İmrenmeli miyim?

Zamanla farkettim ki, çoğumuz öğretmeni anlamıyorduk. Tek tük anlayanlar vardı tabii. Hatırladığım kadarıyla, Marcel, Nesim, Yassef… Hem anlıyor hem de konuşuyorlardı… Gel de kıskanma! Kıskançlıkla da böyle tanıştım. “Duygular ailesi” nden yeni bir arkadaş daha. İlkokulda bunu hiç yaşamamıştım. Hissetmemiştim bu duyguyu. İçimden bir şeyler, belki de bir ses beni çimdikliyor gibiydi. “Sen niye böyle değilsin” gibisinden. “..sen niye anlamıyorsun?” O anlarda neyi kıskandığımın pek farkında değildim ama.. Sonra sonra farkettim. Bilgiyi kıskanıyordum. Biliyor olmayı. “ Onların bildiğini ben neden bilmiyordum? “. Meraka bulanmış bir tür çocuksu kıskançlık. Belki de buna kıskançlık dememeliyim. Daha çok bir imrenme. Zaten bu duyguyla arkadaşlığımız pek uzun sürmedi. Kıskanmanın beni huzursuz ettiğini bir şekilde farketmiştim. Çocukta olsam anlamıştım. “Kıskançlık ruhun hastalığı” idi, İngiliz şair eleştirmen  John Dryden’ ın dediği gibi. Kıskanmaktan rahatsızdım. Ne yersiz bir soruydu o, içimdeki sesin fısıldadığı: “sen niye böyle değilsin”. Ne kışkırtıcı soru değil mi? Kendimi neden başkalarıyla karşılaştıracaktım ki! Ben bendim. Başkası değildim. Ve başkası olamazdım. Olmamalıydım. Yapacağım şey basitti. Çalışacaktım. Öğrenecektim. Başkaları biliyorsa, ben de bilebilirdim. Öğrenebilirdim….Hepsi bu!

Sahildeki güvenli suları terkedişim işte böylesi duygularla başladı. Yeni sulara açılmak. Yeni sularda yüzmeyi öğrenmek. Daha da açılmak. Açıldıkça açılmak. Ve kıyıyı gözden kaybetmek. Fransız yazar  Andre Gide ‘ in dediği gibi: “Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan, yeni okyanuslar keşfedilemiyor”. Zamanla anlamaya başladığım bir şeydi bu. Her kulaçta biraz daha farkettiğim. Kıyıda bir suda değildim artık. Bir sahilde bir denizde de değildim. Okyanusa açılıyordum. Okyanustaydım.

İstanbulda bir İstiklal. İstiklalde bir Mektep. Mektepte bir sınıf. Sınıfta bir çocuk.

Okyanusa açılıyordu.

>>> Devamı gelecek 

Önceki yazı: Mektep 4: Meçhule Yolculuk

Gelecek Yazı :

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s