Mektep 7 – Mandalina Kokusu

 

 

Yalnızlığa girdik ve çıktık. Okyanustaki bir kalyonun, bir sis bulutuna girip çıkması gibi birşeydi bu. O günlerde bunu kavramak kolay değildi. Ama, sonradan çok düşünmüşümdür. Yalnızlığa girmek. Benzetmek gerekirse, sis içinde kalmak gibi bir şeydi. Yönüm kaybolmuştu. Etrafım bulanıklaşmıştı. Yanımdakini bile farkedemiyordum. Neredeyse çevremdeki hiçbirşeyi. Yalnızlık beni çekiyordu. Bir anafor gibi.! Ama hayat yalnız bırakmıyor insanı. Ne zaman zora düşse, simit atıyor tutunması için. Bana da attı. Bir mandalina. Yalnızlıktan çıkışın simidi.

Okumaya devam et

BüyükAkıntı 14 – Yaşayıp geçmek

 

 

Farkındayım. Takalar lastikler derken…Akıntıburnunun bu noktasında fazlaca oyalandık. Ama “feneri” de unuttum sanmayın. Hedef Fener. Rumelihisarındaki fener. Ama oyalandık. Doğru. Şimdi içinizden söyleniyorsunuzdur. “Ne bu yani! Amma da uzattı! Taka geliyor. Denıze atlıyor. Lastiklere tutunuyor. Hepsi hepsi bu! Bunda büyütecek ne var?” Doğru valla. Hepsi hepsi bu. Yani tam da böyle görünüyor. Ama böyle olmuyor! Bakın anlatayım.

Okumaya devam et

Kayıplar Teorisi 3 – Otomobil

 

Merakım şu: Bir mal, bir ürün ya da bir girişim için faydayı görmek yeterli mi? Her girişim sadece faydalarıyla mı gelir? Ve dönelim otomobile. Soralım şu hiç sorulmayan soruyu: “Otomobil, gerçek hayattan neleri alıp götürmüştür acaba?” . Faydaları anlatan çok. Biz kayıpların peşine düşelim. Yapılanı öven çok. Biz neleri yokettiğine bakalım! Malum! Yaparken yokederiz.

Okumaya devam et

Kayıplar teorisi 2 – Atlar ve arabalar

 

Diyelim ki, yeni bir fabrika kuruyoruz. Bir yol. Bir tesis yapıyoruz. Ne olduğu farketmez. Bir köprü. Bir havaalanı… Çok da hevesliyiz! Hikayemiz nasıl olurdu? Faydalarını düşünürdük önce. Anlatırdık uzun uzun. Över dururduk. Afişlerde. Panolarda. Kazandıracaklarını sıralardık. Açılış törenlerinde. Bir de fizibilite hazırlardık. Kaça malolacağına bakmak için. Evet kabaca böyle olurdu. Hepsi iyi güzel de! Ya böyle bir tesis yapmakla “kaybedeceklerimiz“? Bu hiç aklımıza gelir miydi?

Okumaya devam et

Mektep 4 : Meçhule Yolculuk

 

 

Küçük tekneler vardır. Sahil kasabasının limanında dururlar. Huzurlu bir bekleyiş içinde. Balık mevsimi gelir. Denize açılırlar. Gözden kaybolmazlar. Nokta gibi olsalar da görürsünüz onları. Karayı gözden kaybetmezler. Yani güvenli sularda seyrederler. Bu sahildeki her tekne denizi tanır. Balığı nerede bulacağını. Havanın ne zaman bozacağını . Denizin nasıl kabaracağını. Hepsini bilir. Gün batar. Akşam olur. Teknenin ağları balıklarla doludur. Balıkçılar mutludur; O küçük sahil dünyasında. Düşünce bu ya! Alalım tekneyi ; Çıkaralım sığındığı o sahilden. Ve bırakalım bir okyanusun ortasına. Ne olurdu acaba?

Okumaya devam et

Kayıplar Teorisi 1 : Eşya

 

 

Şu halimizi görse, Diogenes ne derdi acaba? Çıplak ayakla dolaşan Sinop doğumlu filozof. Fıçıda yaşayan. Elinde fenerle sokakta “adam“ arayan. Yine böyle sokak sokak dolaşırken, bir gün bir çeşmeden suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlar filozof. Bir an durur. Şaşırır. “Diogenes” diye mırıldanır kendi kendine, “aldın mı boyunun ölçüsünü!…Yazıklar olsun sana!..”. Sonra da heybesinden, her gün kullandığı ahşap maşrapayı çıkarıp, muzaffer bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. Mutludur. Çünkü, bir yükten daha kurtulmuştur. Eşya bir yüktür Diogenes için. Elleriyle su içmek varken, maşrapa ayak bağı değil de nedir?

Okumaya devam et

Tanrı Parçacığı

 

Dünya yokoluyor. Artık pek bir şüphe kalmadı. Şaşırdınız mı? Vallahi, ben Stephen Hawking‘ in yalancısıyım. Albert Einstein’ dan sonra gelmiş geçmiş en büyük dahi. İngiliz fizikçi, evrenbilimci, astronom, teorisyen ve yazar Stephen Hawking. Diyor ki: “Dünyayı 100 yıl içinde terketmeliyiz.” Bilim kurgu değil. Hesap kitap. Gerçek.

Okumaya devam et

Büyük Akıntı 11 – Takalar

 

Hisardaki fenerin oradan denize açılmayı aklımıza koymuştuk. Ve bunu da yapacaktık. Ama bu çocuksu inat, fenere gidene kadarki hayatımızı ötelemek anlamına da gelemezdi. Biz yolda da yaşardık. Zaten biz, yolda macera arayan çocuklardandık. Yolda ilerlerken, macera yakalardık. Planımız programımız olmazdı. Eğer karşımıza bize heyecan verecek yeni fırsatlar çıkarsa bunları asla gözardı etmezdik. Tabii ki fener hedefimizi de asla unutmadan. Hayat da bu değil mi? “Hedefsiz kalma; Ama hedefin de kölesi olma!

Okumaya devam et

Mektep 3 – İlk çarşamba

Ne zaman ki pijamalarımı giydim. Omuzuma bir havlu attım. Ayağıma terlikleri geçirdim. İşte o zaman anladım. Anladım ki, artık evde değildim. Mektepteydim. İlk akşam. Yatakhanede. Aklımda hiç bir iz yok o akşamdan. Hiçbir anıya ulaşamıyorum. Nasıl yattım? Nasıl uyudum? Neler düşündüm? Sadece hislerim var. Bir soğukluk. Ve bir boşluk. Hisler unutulmuyor. Yaşanıyor. Tekrar ve tekrar. Lavaboya doğru yürümüşümdür. Soğuk bir beyazlık mı desem? Yoksa bembeyaz bir soğukluk mu? Her ne olursa olsun! Renksiz bir boşluk. O güne kadar ne varsa beni saran. His olarak. Beni kucaklayan. Tutunduğum. Hiçbiri orada değildi! Bomboş’ taydım! Yersiz. Yalnız. Boşluk hissi.

Okumaya devam et

Koyunların Oyunu

Nükleer Araştırma Teşkilatı. Uluslararası Para Fonu. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü.  Birleşmiş Milletler. Dünya Sağlık Örgütü. Avrupa Konseyi. Güney Pasifik Yer Bilimi Konseyi. Ekonomik İşbirliği Örgütü. Festival Organizasyonları Federasyonu. Avrupa Birliği Belediyeler Konseyi. …. Liste uzun. Kısaltmaları yazalım… UFRO. CGİAR. UNICEF, YSK, ICJ. CCNR. NAFTA. SPP. UEFA… böyle de uzar gider. Bu sayfa dolar taşar. Kitap olur.

Soru şu: Tüm bunlar ne işe yarıyor?

Okumaya devam et