İnsanlık bunu beceremiyor. Uğraşıyor. Çabalıyor. Ama. Ne yapsa olmuyor. Bir türlü işin içinden çıkamıyor. Görüntü böyle. Sadece dün bugün değil. Yüzyıllardan beri durum böyle. Aslında konu. Hiç de zor gibi görünmüyor ama. İnsanlık zorlanıyor işte. Hem de çok tecrübeli olduğu bir konuda zorlanıyor. Avcı toplum’dan beri. Yani oniki bin yıldan fazladır. Tecrübe biriktirdiği bir konuda. Alışkanlık kazandığı bir konuda. Daha da önemlisi. Mecburiyeti olan bir konuda. Zorlanıyor!
Kategori arşivi: Genel
Başkan 3 : Gönüllü Kulluk
Soru şu: Bu kayırma nereden çıktı? Nasıl besleniyor? Biraz geçmişe dönelim. Aslında. Adam kayırma yeni bir şey değil. Herhalde çok çok eski zamanlardan beri de vardır. Ama tarih bunu ortaçağ papazlarının başlattığını yazar. Bilirsiniz papazların çocukları yoktu. Çünkü evlenemiyorlardı. Ama yeğenleri vardı. Kardeşleri. Teyze çocukları filan. Kayırmak için. Nasıl mı kayırıyorlardı? Papaz olmanın nüfuzunu. Söz geçirme gücünü kullanarak tabii ki. Nüfuz! Büyülü sözcük bu. Nüfuz. Görünmez. Ama bilinir. Her kapıyı da açar. Öyle bir anahtar ki!
Başkan 2 : Kendisini Kayırma
Doğrusu bu ya. Neyin başı olursanız olun. Hiç farketmez. Başkan olmak için. İkisi de gerekir. Kişilik ve yetenek. Biri bile yoksa. Sadece biri. Bilin ki. Birşeyler ters gider. Sonra. Dönüp de sormayın . ” Ne oldu bize böyle?” diye. Olan olacaktır. Ergeç. Yani. Bunlardan biri bile yoksa. Önce başkan aksar. Hafiften. Sonra da yönetimi. Ağırdan. Sonunda da kurum. İşler yürümez yani. Ya itibar düşer. Ya sonuç alınamaz. Ya da her ikisi birden. Baş olmak böyle bir şeydir. Başkanlık da böyle bir yer. Nasıl dersen…
Başkan 1 : Koltuk
En bilineni CEO dur. İş dünyasından. Eğer ticari bir şirkette çalışmaya başlamışsanız. Önünde sonunda. Olmak isteyeceğiniz şey budur. CEO. Yani İcra Başkanı. Yani. Şirketteki. Tüm profesyonellerin. En üstündeki kişi. Konu da bu zaten. Üstte olmak. Daha üstte. En üstte. Bu öyle bir tırmanış ki. Dur durak yok! En sonunda da başkan! Başkanı olmayan iş yok. Başkanın çeşidi de çok. Neler var neler!
Rana
Gözüme ilişti. Şaşırdım. Önümde yürüyordu. Uzak ara. Önce kır saçlarından farkettim. Dalgalı. Kısa kesilmiş. Erkek traşına yakın. İnce bir gölge gibiydi. Omuzun biri hafiften çökmüş. Ama hala dik yürüyordu. Hızlı değil. Eskisi kadar. Yavaş. Ama telaşlı. Tıpkı eskisi gibi. Bir günün içine. İki günü sığdırmak istermişçesine. Bir elinde bir torba. Ama diğer elinde bir ayna değil. Ya da bir cımbız. Bu neredeyse hiç olmadı. Ben bildim bileli. Yürüyordu. Hızlanıp. Yaklaştım biraz. Arkasından bakınca. Tıpkı oydu. İnanamadım. Sahiden o muydu?
Tesadüf Kapıları
Onlar. İki yolcu. Yoldalar. Kapılar açılıyor. Kapılar kapanıyor önlerinde. Tesadüflerin açtığı kapılar. Ve kapattığı. Her insana olduğu gibi.
Onlar. İki arkadaş değil! İki farklı ülkeden. İki farklı insan. Onsekizinci yüzyıldan. Birbirlerini tanımazlardı. Bunlardan birinin önünde. Sanat kapısı açıldı. Girdi o kapıdan. Ressam olmak istiyordu. Ressamlığa büyük merak duyuyordu. Çocukluğundan beri. Kendisini ressamlığa adamıştı adeta. Diğeri ise, 15 yaşındayken. Kasap çırağı olarak yaptı eğitimini. Kasaplık kapısı açıldı önüne. Kasaplık diplomasını aldı. Köy yaşamının sadeliği içinde büyüdü. Babasının yanında çalışmaya başladı. Kasaplık ve hancılıkla. Onlar iki arkadaş değildi. Biri ressamlık yolundaydı. Diğeri de kasaplık. Ama daha. Açılacak kapanacak çok kapı vardı. Önlerinde.
MKA 4 – Geometri Bilmeyen Giremez!
Ölümünden bir yıl kadar önce. 1937 sonbaharında. Mustafa Kemal hastadır. Hasta olduğunu bilmektedir. Yapabileceği birçok şey vardır. Ama o. Kalkar Sivasa gider. Vaktiyle Sivas kongresini topladığı lise binasına. Bu ziyaret sebepsiz değildir. Dokuzuncu sınıfın geometri dersine girer. Bu dersi izler. Öğrenimin eski terimlerle yapıldığını görünce. Canı sıkılır. Galiba biraz da hiddetlenir. “ Bu anlaşılmaz terimlerle öğrencilere bilgi verilemez” diyerek kitabı atar. Sonra ne yapar? Çıkıp gider mi?
Mektep 9 – Canlı Kopya
Sonraki yıllarda, “anılar müzesi” bizi hep çağırdı. Yani, mektep anılarımız. Bizler de o günleri yeniden ve yeniden yaşamak istedik. Geriye gitmek istedik. Gidemezdik ki? Nasıl gidecektik ? Önce hayat çıktı yolumuzun üstüne. Başka bir hayat. O güne kadar tanımadığımız. Yeni yeni amaçlar koydu önümüze. Giderek yükselen sorumluluklarla yüzleştik. Birşeyler olmaya çalıştık. Zorlandık. Ama. Hep aynı düşünce. Hep aynı soru. Dürttü durdu beynimizi. Hayatı, mektepteki gibi yaşayabilir miydik?
MKA 3 – Fen
Mustafa Kemal, 57 yıllık yaşamında. En çok ne yapmıştır diye sorulsa. Cevap bellidir. “ Kitap okumuştur“. Binlerce kitap. Yüzlerce Feylesof. Düşünür. Fransız devrimini hazırlayan Rousseau’ yu okumuştur mesela. Sosyoloji biliminin kurucusu Comte‘ u. Modern felsefenin kurucusu Descartes‘ ı. Rousseau. Daha çocukken, “matematik” ve çizim dersleri almıştır. Müzik notaları ile matematik arasında ilişki kurmuştur. Comte. “Matematik ve fen” bilimleri eğitimi almış. Sosyoloji de, fiziğin ve matematiğin yöntemlerini kullanmıştır. Descartes. Aklımızı işletmek için “matematiği” kullanmalıyız demiş. “Geometrik” yöntemi metafiziğe uygulamıştır…. Bunlar öylesine seçilmiş örnekler. Ama. Üçü de düşünür. Üçü de matematikle düşünüyor. Ve üçü de çağ açmış. Ne olur, tesadüftür demeyin!
Yönetiminherşeyi 4 – Valiz
Yolculuğa çıkıyoruz diyelim. Valizi hazırlamak gerekir. Bir dizi de iş vardır. Biletler. Oteller, giysiler… Şirketlerdeki proje çalışmaları da buna benzer . Bir tür yolculuğa. Yatırım projesi gibi mesela. Ama dikkat!. Hemen işe girişemeyin! Önce bir düşünün. Sorular var. Cevaplanması gereken. Yoksa valiz işe yaramaz. Yolculuk boşa çıkar. Yatırım ise batar. İlk soru: “Nereye gidiyoruz?” Daha önemli olan soru ise : “Neden oraya gidiyoruz? Gidilecek bir sürü başka yer varken“. Ya da, “Neden bu yatırımı yapıyoruz? Yapılabilecek birçok başka yatırım varken!“. İster valiz ister yatırım. Her durumda ihtiyaç aynıdır: “strateji“. Basitçe söylersek: Stratejisiz eylem sahipsizdir. Boşluktadır. Eğer doğru yolda değilsek, koşmanın ne anlamı var?









