Mektep 8 – Anılar Müzesi

 

 

Mektepte. O koku araladı mutlu olmanın kapısını. Mandalina kokusu. Evet. Mandalinayı severim. Ama şimdi. Düşünüyorum da.. Mandalina bir bahaneydi. Bir vesile. Herhangi başka bir şey de olabilirdi. Sonunda çocuktuk. Bize bir sebep lazımdı. Mutlu olmak için. Ve elbet o sebep bir şekilde gelecekti. Ya da biz bir sebep yaratacaktık. Çocukluk böyle bir şey. Çocukluğum. Mutluluğumun anavatanı.

Okumaya devam et

Eylülün altısı yedisi (tekrar)

 

 

 

Ne zaman bir pastanenin önünden geçsem, başımı hafifçe vitrine doğru çevirir, yan gözle bakarım. Acaba kırık mı diye. Vitrin camı çatlamış mı? Cam kırıntıları pastaların, kurabiyelerin üzerine dökülmüş mü? Pasta kremaları ezilip yerlere yapışmış mı? Aklımdan bu sorular geçer. Ve bir resim belirir gözümün önünde. Kırık tahta parçaları. Yırtılmış perdeler, bezler. Ters dönmüş çikolata kutuları. Üzerine basılmış. Ezilmiş. Yerde yan yatmış bir tartı. Ters dönmüş bir kasa. Her yana saçılmış bozuk paralar.

Bu neyin resmi?

Okumaya devam et

Büyük Akıntı 13 – Lastiklere Hücum!

 

Biz güneşin altında uyuşmuş olurduk. Onlar, uzaktan görünürlerdi. Uflaya puflaya yaklaşırlardı. Gözleyen yoktu. Ama birimiz muhakkak farkederdik. İlk gören de haber verirdi: “taka geliyooor!” Kızgın betonun üzerine uzanmış olan çıplak vücutlarımız yavaştan hareketlenirdi. Birer birer. Ama miskin miskin. Pek de umursamadan. Biri bakardı takalara. Lastikleri var mı diye. Çoğu zaman olurdu. O zaman bir daha bağırırdı. Bu kez kuvvetlice:”..lastiklere hücuuum!”.

Okumaya devam et

Mektep 6 – Yalnızlık sınavı

 

Mektepteydim. O büyük okyanusta. Meçhule doğru yol alıyordum. Bir bilinmeze. Ve tek başımaydım. Mektepteki ilk sınav buydu sanırım! “Yalnız olma sınavı”. Böyle de sınav olur mu demeyin! Olur! İlk kez karşılaştığımız herşey. İlk yaşadığımız her şey. Bir sınavdır bu hayatta. O kadarla kalsa iyi. Dahası da var. Hayat önce sınav yapar. Soruları da sonra sorar. Üstelik, soruları da bize sordurur. O gün düşünememiştim. Ama bugün düşünebilirim. Yalnızlık sınavımdaki soru neydi acaba?

Okumaya devam et

Mektep 5 : Okyanus

 

Kalabalığın içindeki yalnızlığı, ilk o “Mektep” günlerinde tanıdım işte. Acı duydum. İlk defa içim ezildi sanki. Buruk derler ya! İşte öyle bir şey. Sıcak bir acı. Yalnızlık en içime yerleşmişti. En derinlere. Nasıl başedecektim bununla ? Hiç de alışkın değildim. Tanımıyordum yalnızlığın bu şeklini.

Okumaya devam et

Büyük Akıntı 12 – Resim

 

Önemli olan nedir bilir misin? Kimlerle ve nelerle hangi resmin içinde olduğun. Bu seni ele verir! Ne söylersen söyle. İstediğin kadar dil dök. Resim seni ele verir. İnsanlar için de, eşyalar için de .. Köpükler saça saça ve bata çıka ilerleyen taka mesela. Tabiat resminin ayrılmaz bir parçası gibidir. Hiç de iğreti durmaz. Yerine yakışır. Ben buraya aitim der. Akıntıburnunda, rüzgar ve dalgaların ortasında çırpınan bir taka görmezseniz eğer…

Okumaya devam et

Mektep 1 – Arka Kapı

untitled

 

Arka kapıdan girerlermiş. Arabalar yani. Biz de öyle yapacaktık.

Okulun açılmasından bir kaç gün önceydi. Belki de bir gün öncedir. Hatırlayamıyorum. Öğlene doğru geldi araba. Taksici Adem’e önceden haber vermişti annem. Adem’i hatırlarım. Evet oydu. Benim yatağımı yorganımı taksisine yükleyen oydu. Ve bizi mektebe götüren. Bu ilk gidişti. En zoru. Sanki çok çok uzaklara yapılan bir göç gibi gelmişti bana. Tuhaf bir duygu haliydi bu. İçimden bir şeyler sökülüyordu sanki. Ya da ben bir yerlerden koparılıyor gibiydim. Dışa taşamayan bir duygu seli. Nereye akacağını bilemeyen. Nasıl söylesem? Hüzün. Evet, belki de hüzün. En iyi sözcük bu olabilir!

Okumaya devam et