Yabancı 5 : Cahil Kediler

Ben çocukken annem bana hep hayatın anahtarının mutluluk olduğunu anlatırdı. Okula gitmeye başladığım zaman, sınavda bana ‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ diye sordular. Ben de onlara ‘Mutlu olmak istiyorum diye cevap verdim. Onlar bana, soruyu anlamadığımı söylediler. Ben de onlara, hayatı anlamadıklarını söyledim.” John Lennon (1940 – 1980 / İngiliz müzisyen ve aktivist)

Bir kedilere bakıyorum. Bir de insanlara. Bana sorarsanız. Kediler dünyası, insanlar dünyasından daha mutlu. “Yok artık! ” diye tepki verenler vardır muhakkak. “Kediler, mutluluktan ne anlar ki!” diye düşünenler de az değildir sanırım. O zaman bi soralım kendimize. “Mutluluk nedir” diye. İnsanlar zaten, yüzyıllardır düşünüp duruyorlar. Ciltlerce kitap yazıldı “mutlu olmak” üzerine. Üstüne üstlük yüzlerce “mutluluk koçları” türeyiverdi günümüz piyasasında! Ne işe yarıyor tüm bunlar? Bu kadar çabadan sonra. Şu mutluluk denilen şeyin tarifini bulabildiler mi?

Yirmibeş asır öncesinde yaşayan Sokrates’e göre, insanların mutluluğa erişmesinin yolu bilgidir; İnsan dışındaki hiçbir canlının, bilgi sahibi olmadığının farkındayız. Ama bugün, öyle bir noktaya geldik ki. Bence bilgisiz kediler bilgili insanlardan daha mutlu! Bunun sebebini, Lev Tolstoy ‘un açıklamasında bulabiliriz.  O der ki: “Bütün mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan gelir.” Yani özetle, bence, günümüzdeki bilgi çokluğu. İnsanların mutluluğunu engelliyor. Kedilere gelince. Onların bilgisi yok! Onların kafaları karışık değil. Bu düşünceden o düşünceye sıçrayıp. Yaşamayı ıskalamıyorlar. Sadece yaşıyorlar. Hem de. Doğanın içinde ve doğayı hissederek… Cehalet güzel bir şey!!

Yanlış anlaşılmasın! Tabii ki bilgiyi, düşünmeyi, akıl yürütmeyi hafife alacak halim yok!  Ama bugün. BIlgi çeşitlerine. Bilgi üretmenin amaçlarına. Ve de özellikle bilginin kullanım şekillerine bakınca… “Cehalet mutluluktur” diyesim de gelmiyor değil!.   Mesela… Dinamitler, silahlar. Mesela bombalar, füzeler. Ve bunların yüzlerce çeşitleri. Bunların hepsi bilgi! Bunlara ne dersiniz? Tüm bu bilgilerin hangi sorunları çözdüğünü sanıyoruz? Soralım kendimize. Bunlar, zararlı mı faydalı mı? Ah tabii. Bunların  ticaretini yapanlara bir faydası oluyordur! Ya Ötesi? Ya  Sonrası?

Yirmi beş asır öncesinde. Mutluluğu bilgilenmede ve bilgide aramaya başlayan insanlık. Günümüzde üretmekte olduğu bilginin kurbanı oluyor… Bilgisiz kedilerin böyle bir dertleri yok. Sadece yaşıyorlar. Kendi doğal dünyalarında, yaşamanın tadına varıyorlar. Dedim ya, cehalet güzel bir şey!

Ama tabii ki, gün geliyor. İnsan dünyası ile karşılaşıyorlar.. Ve o zaman. Sanırım şaşırıyorlar. Belki de düşünmeye zorlanıyorlar. Farkediyorum ki, anlamak için uğraşıyorlar. Camın önünde debelenip duran. Camı, teli, kepengi anlamaya çalışan bizim kedi gibi…

Düşündüm ki. Bir zamanlar. Çocuk iken. Bir insan olarak. O kedi gibi. Ben de benzer duyguları yaşıyordum… Boğazın bir köşesinde, bir köyünde doğup. Herkesin herkesi tanıdığı. Küçük ve insan sıcaklığıyla ısınmış. Bir mahalle içinde çocukluk geçirince.. Ama sonrasında. Turnikeli kapılardan girmek zorunda kalıp. Ahşap merdivenlerden değil de. Asansörle üst katlara çıkınca. … Evdeki, tüten sobanın yanına büzülüp ısınmak yerine. Radyatör dilimlerine sarılmanın bir işe yaramadığını farkedince.. İşte tüm bu halleri. Ve daha birçok şeyi. Ben de anlayamamıştım.. Tüm bunlar bana yabancı gelmişti. Camın ötesindeki kedi gibi…. Hele ki. Mahallede kullanılan o içten dil. Gönülden hissedilen davranışlar yerine.. Şekil insanların. Garip kibarlık sözcükleri. Ve tuhaf zerafet gösterişleri… Üstüne üstlük. Kalabalıklar içine düşüp de. Ama kimseye “merhaba” diyemeyince… İyiden iyiye yadırgamıştım bunları.

Sanki iki farklı hayat gibi gelmişti bana. Bir yanda. Hayatın doğal akışı içinde, Kendi kendini oluşturan bir mahalle . Öte yanda ise, insanların tasarlayıp oyun kurdukları. İnsanlara nasıl yaşaması gerektiğini emreden. Bir tiyatro sahnesi . İşte, bu ikinci insan dünyasında. Adım adım içime çekildim. Yabancı oldum.

Aslında bunu, belki de bir çok insan hissetmiş olabilir. 1600 lü yıllarda yaşamış. Montaigne’ e bir kulak verecek olsak : “Ah! Keşke Paris sebze pazarlarında kullanılan sözcüklerle konuşabilsem …. “. dediğini duyarız. Montaigne’ in özlediği,  düşüncelerin kalıplaşmamış, özentilerle kimliğini yitirmemiş halk dilidir. Moliere’ in, “Kibarlık Budalası” eserini hatırlarsak. Onun da, kurallarla kalıplaşmamış, gösterişlerle kimliğini yitirmemiş davranışlara hasret kaldığını anlayabiliriz. Bu iki büyük düşünür de, sanırım ki, bugünün beş asır öncesinde. İnsanlığın, hayata, çoktan, yabancılaştığının farkında olmuşlardı…

Durum bu ise. Böylesi bir dünyada. Mutluluğu arayan insan. Kedi mi olmalı?

Yoksa cahil mi?

Devamı gelecek >>

Önceki Yazı : Yabancı 4 –  Suikast

Gelecek yazı : Yabancı 6 –

Yorum bırakın