“Sütten çıkınca bütün kaşıklar aktır; Önemli olan, içinden çıktığın sütü ak bırakmaktır” / Hz.Mevlana (1207 – 1273) / Fars tasavufçu, ilahiyatçı ve sufi bir mistik şair.
Dünyada olup bitenlere bakıp. Zaman zaman düşünüyorum. Ve içimden, “Keşke, bugün de, on asır öncesindeki düello olabilseydi” diyesim geliyor…. Demiyorum ama. Diyesim geliyor!.Günümüzde yasa dışı kabul edilen ve suç sayılan Düello!… Bundan söz ediyorum…. Şaşırmamak elde değil! Böyle bir düşünme noktasına nasıl geldim acaba?
En başında. Herhalde yumruklar vardı. Kavgalar için. Sonra. Bugünün, on asır öncesinde. Şövalyeler çıktı. Zırhlı atlı savaşçılar. Bununla birlikte de. Zayıf ve masumları korumak. Cesur ve adil dövüş yapmak için. “Şövalyelik ahlakı” adı verilen davranış kuralları oluştu…. Daha sonra. Beş asır öncesinde. Ateşli silahlar çıkınca. Mertlik bozuldu! Şövalyelik de bitti. Ama hala düello vardı. Düello, İki kişi arasındaki, bir hakareti onarmak. Şerefi kurtarmak için yapılırdı. Taraflardan biri diğerine “eldiven atarak” meydan okur..Tarih belirlenir. O iki kişi karşıkarşıya gelirdi. Belirlenmiş kurallar ve tanıklar huzurunda. Silahlarla yapılan. Ama mertçe yapılan teke tek dövüştü bu.. Düello!
Peki bugün hala düello var mı? …
Bu dünya artık. Bildiğimiz bir dünya değil! Değişik. Tuhaf. Garip. Hatta komik. Ve belki de en önemlisi. Acımasız!.. Bu dünya kötü bir dünya… Şövalyelik çağında değiliz. Bir düello daveti yok artık. Karşı karşıya gelip. Kendi güçlerine güvenen. İki insanın bir mücadelesi yok artık. Yani. Mertlik. Yani namus. Yani yiğitlik … yok bu dünyada.
Peki ne var? Önceleri kibarlık budalaları ile başlayıp. Sonraları diplomasi ile devam eden. Diplomasi denilen işin de. Sinsiliğe dönüştüğü bu dünyada. Varılan bugünkü noktada. Oyunlar var. Kirli planlar var. Aldatmalar. Kandırmalar var. Bazılarının derin bir mollaymış gibi. Diğerlerinin şımarık bir çocuk gibi yaptığı. Gösterişler var… Birileri bir söz eder. Diğerleri. Bunun anlamının peşinde koşar durur. Birileri kulağına bir şey takar. Diğerleri, “Acaba ne demek istedi?” diye saatlarce konuşup durur! Bir başkası çıkar. “Bu yapılan yanlış” der. Ama doğru olanı yapmaz… Ötekiler de. Sayfalarca yazılar yazıp. Bunu anlatmaya çabalar!
Ama. Daha da önemlisi. Tüm bunları farkedince. Tüm bunların gerisinde. Bugünün dünyasında. Karanlık diplomasilerin. Örtülü işbirliklerin varlığını hissedersin.… Sanki dostluk gibi görünen düşmanlıklar. Sanki düşmanlık gösterişleri yapılan. İşbirlikçi dostluklar var. Sadi – i – Şirazi der ya: “Düşmanın en büyük hilesi, dosluğudur!”. Ama ayrıca. Çok daha da önemlisi var. O da şudur: Kirli’nin temiz gösterildiği. Temiz’in kirli gösterildiği. Bir dünya düzeni var…
Sonuç olarak. Doğa ne kadar yeşil. Gökyüzü ne kadar mavi olsa da. Havalar ne kadar güneşli olsa da…İnsanların yarattığı. Düşünerek tasarladığı. Karanlık bir dünyada. Kara bir düzen içinde. Kirli bir sis içinde yaşıyor bu insanlık.
Böylesine puslu ve pusulu bir dünyada. Neyin ne olduğunu anlamak. Kolay olur mu! Olmaz tabii! Kim doğru söylüyor? Yalancı olan hangisi? Kime inanmalıyım? Kime güvenmeliyim?… Sağa sola bakıyorum da. Sanki bir tiyatrodayım. Ve katili arıyorum… Sorup duruyorum kendi kendime. Hayat, gizemli bir polisiye tiyatrosu mu? Bu sorulara cevap aramak için mi. Oyalanıp duracağız bu kısacık hayatta?
Görüyorsunuz ya! Ne kadar kötümserim, değil mi?
Evet! Ben iyimser değilim. Ama her durumda. Her zaman umut taşırım! Bunu. Dünyanın gelmiş geçmiş. En büyük insanından öğrendim. Bunu. Onun düşüncelerinde okudum. Bunu, onun yaptıklarında gördüm. O demiştir ki: “Umutsuz durumlar yoktur. Umutsuz insanlar vardır!” Yani. En büyük umudun. En derindeki umutsuzluk içinde yeşerdiğini gösterdi o bizlere.
Eğer ki. Umut olduğuna dair bir inanç var ise. Bir yerlerde var olan. Üzeri örtülmüş. Belki de birilerinin gizlediği. Birilerinin yok etmek için uğraştığı. O umutu, yorulmadan inatla aramak gerekir. Her sözün söylendiği. Her lafın dolaşıp durduğu. Kafaları karıştıran. Her hareketin olduğu. Yani. Her şeyin karmakarışık göründüğü. Ve gösterildiği. Bir düzen halinde. Umut nasıl bulunur ki? diye sorabilirsiniz.
Herkesin bazı fikirleri vardır hiç şüphesiz. Bana soracak olursanız. Yapılacak ilk iş. Arınmaktır. Yani bence. Öncelik beynini arındırmaktır. Yani. Doğruyu bulmak. Bunu bulunca. İnsanlık tarafında olmak. Ve sonrasında. Devasa bir ormanda. Küçücük bir karınca olsan bile. Zalim yanlışlıklarla dans etmemektir… Arınmak budur!
O zaman da. Bir başka soru çıkıyor karşımıza: Doğru nasıl bulunur? sorusu…
Beyinlerde. Süslü sözcüklerle perdelenen. Geri plandaki kirli resimler. Nasıl temizlenebilir? Hangisi kirlidir? Hangisi temizdir?… Hangisi doğrudur? Hangisi yanlıştır?… Hangisi iyidir? Hangisi kötüdür?… Bunlar nasıl cevaplanabilir? Temiz ile kirli nasıl ayrıştırılabilir?…. Özetle. Doğru nerede?… Karanlık bir meydanda. Sisli bir sokakta. Elinde bir fener. Hatta bir kibrit bile yok iken. Tüm bu karmaşıklıklar içinde. Doğruyu. Temizi. İyiyi. Nasıl bulabilirsin…?
İşte tam da bu ahval ve şerait içinde. Muhtaç olduğun kudret. Körü körüne bağlandığın. Fanatik duygularında değil. Aklındadır!
Aklına sor!
Evet. Tabii ki. Duygularını kaybetme. Tabii ki. Sezgilerini küçümseme. Derinliklere inebilmek için. Hissettiklerini terketme. Ama. O derinliklere inebilmek için. Merak ederek. Bir soru sor!
Bu soruyu ara. Bu soruyu bul! Ve… Önce aklına sor!
Hadi arayalım…
Devamı gelecek >>
İzleyen yazı: Polisiye Radyo Tiyatrosu 2 –
