“Bütün özelliklerimiz, iyilik ve kötülük konusunda kararsız ve belirsizdir. Bunların hemen hepsi, rastlantıların elinde oyuncaktır” La Rochefoucauld (1613 – 1680) Fransız klasik edebiyat yazarı.
Her sabah. Pencerenin önüne yaslanan. Bir şeyleri anlamaya çalışıyor gibi. Etrafını araştıran. Sanki bana sorular soruyor gibi bakıp duran. Bir kedi. Beni düşündürmüştü. Kendimi o kedi ile karşılaştırıp. Onun hayatı ve kendi hayatımı sorgulayıp. Düşününce de. İç dünyamın derinliklerinde. Bir keşif yolculuğuna çıkmıştım. Bu iç yolculukta. Kendimi okuyup. Kendimle ilgili ipuçlarını izliyordum. Ama sonrasında. Adım adım. Parçası olduğum “insanlık” halleri ile ilgili. Bir okyanusun derinliklerine doğru açılıverince… Özetle diyebilirim ki. İnsanlardan öğrenemediklerimi… Ondan. Beni düşündüren. Bir kedi’ den öğrendim… Ve ilk farkettiğim şu oldu…
Anladım ki….İnsanlar mutlu olmayı becerememişler. İnsanlık. Binlerce yıldır mutsuz olmuş! Binlerce yıldır. O kısacık hayatlarına. Sebebini bulamadıkları varoluşlarına. Onlarca anlam yükleyip. Mutluluğu aramışlar. Adalet, eşitlik demişler. Demokrasi, özgürlük demişler. Kardeşlik, bağımsızlık demişler… Sevgi ve saygının yüzlerce tarifini yapıp. Mutluluk edebiyatı ile. Bir sürü kavram yaratıp. Mutluluğun peşinde koşmuşlar.. Ama becerememişler.
Schopenhauer’ ın bu duruma bir açıklaması vardır: “Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır. O da mutlu olmak için burada olduğumuzu sanmaktır” diye düşünür Alman filozof. Bu sözlerin üzerine düşününce. Burada olmak! Yani. Neden buradayız? Hayata gelip, dünya üzerinde olmanın anlamı nedir? sorularına bakınca… Bu sorunun cevabını verebilen bir düşünür var mı ki?.. Bu soru üzerinde ençok kafa yoran. Cevabı düşüncelerde değil. Pratikte yaşayıp arayan. Ve bu cevabı bulmak uğrunda. Zengin. Soylu. İtibarlı. Şan ve şöhretli. Konforlu hayatını terkedip. Köklü bir şekilde değiştiren Tolstoy bile. Bir cevaba ulaşamayıp. Ancak. Hayatın, nasıl yaşanması gerektiği ile ilgili. İpuçları bırakabilmiştir… Schopenhauer ise. Daha da kötümser bir yolda ilerleyip, “bir insan için en iyi alternatif bu acılarla dolu dünyaya hiç gelmemiş olmak, yani hiç doğmamış olmaktır..” der. Bu görüşe katılan veya katılmayanlar olabilir. Ama bence. Bu ifadede. Cevabı bulunabilecek. Esas soru şudur: Bu dünya neden acılarla dolu?
Macar asıllı ABD’li psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, “Mutluluğun bu kadar zor erişilir olmasının başlıca nedeni, evrenin insanların rahatı düşünülerek tasarlanmamış olmasıdır” diye yazar.. Bu fikrin geri planını merak ediyorum. Henüz araştırmadım. Bilemiyorum. Pozitif psikoloji alanında. Öncü olan bir bilim adamının bu görüşü. Hiç kuşkusuz sağlam temellere dayanmıştır… Ama dış bir göz ile.. Yüzyıllardır süregelen insanlık haline bakınca. İnsan mutsuzluğunun. Evrenin şartlarından çok. İnsanın oluşturduğu şartlardan doğmuş olabileceğini sanıyorum. “İnsan, kendi mutluluğuna engel olma konusunda olağanüstü becerilidir” diyen, Fransız yazar André Gide’in. Görüşümü destekleyen bir düşünceyi ifade etmiş olduğunu sanıyorum.
O zaman, şu önemli soru karşımıza dikiliyor: Mutluluk, insanlığın elinde mi? İnsanlık, mutlu olma gücüne sahip mi?
Ne zaman ki. Yaşam felsefesi ile ilgili sorularla karşılaşsam. Benim kılavuzum Albert Camus’ dür. Onun dünya görüşü. Benim hayat felsefem olmaya devam ediyor. Bu sefer de. Onun düşüncelerinden bakacağım.
İnsanın anlam arayışı ile dünyanın anlamsızlığı arasındaki kaçınılmaz çatışmayı. “Absürt / Saçma” felsefesi üzerine kuran Camus. İnsanın, sonsuz bir karanlığın ortasındaki bir köşeye. Bir tür hapishaneye bırakılmış olduğunu. Ve, bu hapishanede, ölüme mahkum edildiğini söyler. Acı bir tespit. Ama doğru!.. Düşünürseniz, siz de farkedersiniz! Özetle her insan için durum bu kadar acı vericidir!
Ancak. Bu umutsuz tespitten yola çıkan Camus “Mutluluk ve saçmalık aynı toprağın iki oğludur, onlar ayrılmazdır.” diyerek büyük bir mutluluk umudu tanımlamıştır… O der ki:.. “Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir. Ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umut kesmek gerektiği düşüncesiyle nasıl kalır insan?...” diye sorar. Ve devam eder:”.. Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluruz. Ölmeye yanaşmadığımız sürece yaşamaya değer veriyoruz demektir…. “ Ve sonrasında: “… Mademki yaşıyoruz, yaşadığımız sürece mutlu olmaya, sağımızda solumuzda mutluluk yaratmaya bakmalıyız…”der.
Ve düşüncelerini. Vurgulayıcı bir ifade ile özetler Camus: “Mutluluk bizi zorlayan kadere karşı kazanılan zaferlerin en büyüğüdür..”
Düşünceler dünyasındaki. Büyük bir yolculuk sonunda. Anladım ki. İşte bu zafer. Bu büyük zafer. Penceremin önünde bana bakan. O kedinin kazandığı bir zaferdir! Tüm kediler bu zaferi kazanmıştır! Karıncalar da. Filler de. Ağustosböcekleri de.. Güvercinler de… Hepsi kazanmıştır. İnsanlara gelince. Onlar yani insanlık ise. Bu zaferi kaybetmiştir!.. Kaybetmiştir çünkü. Tolstoy’un deyişiyle. İnsanlık, mutluluğun ilk koşulunu sağlayamamıştır. Tolstoy der ki; “Mutluluğun ilk koşulu insan ve doğa arasındaki bağın kopmamasıdır”…
Kediler. Akıllı olmasalar bile. Düşünemeseler bile. Kendilerinin farkında olmasalar bile. / Ya da biz öyle düşünüyor olabiliriz! / Onlar. Duygularıyla, içgüdüleriyle. Bulundukları ortamı hissederek. Uyum içinde. Kendileri gibi yaşarlar. Onlar birer kedidir! Kedi gibi yaşarlar….
İnsan ise. Düşünme gücüne sahip olan tek canlı. İnsan. Aklını kullanarak. Ama giderek. Ters yönde. Ve kötü yolda kullanarak. Kendisine. İnsan olma gerçeğine. Doğaya. Evrene. Yabancı kalma… Israrını. Sürdürmekte kararlıdır.
Sorun budur!
Yüzyılların insanlık sorunu budur!
SON
Önceki yazı : Yabancı 21 – Kurtların Öyküsü
