Yabancı 17 – Akarsu

Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer ve bilirsin, o nehir asla durmaz. / Jean-Christophe Grangé ( Doğum:1961 ) / Fransız yazar, gazeteci ve senarist.

İnsan yalnızdır! Etrafında bir çok şey olsa da. İnsan sonuç olarak. Yalnız gelir. Yalnız gider. Bu kısa sürede de, yalnız yaşar. Bunu “bencillik” olarak anlamayın. Bunun anlamı. İnsanın, her durumda.  Kendisiyle yaşamasıdır… İnsan. Nerede olursa olsun. Ne yaparsa yapsın. Kimlerle olursa olsun… Her durumda. Düşünce ve duygularıyla. Kendisiyle yaşar!

Hayatın rastlantıları içinde. Bu yalnız insanın. Hayatın karşısında. Hayatını etkileyen. Bence tek bir gücü vardır. O da. Yaptığı “seçimler” dir! İstediği kadar. Sıkı planlar yapsın. İstediği kadar güçlü kararlar alsın. Hayatın da bir planı vardır. Ve. “Evdeki hesap çarşıya uymaz”. Ve insan. Hayatın ona sunduğu. Hiç de beklemediği. Farklı tercihlerle karşı karşıya kalıverir.

Sormuştum kendime. Hangi konularda tercihler yapıyoruz? diye. Çok olduğunu sanıyordum ama. Gördüm ki. Hiç de sanıldığı kadar çok değilmiş!  Günlük yaşamın içinde. Bir çok seçimler yapılıyor olsa bile. Tercihlerin, esas olarak. Üç soruya cevap verdiğini farkettim… Neredeyiz? Ne yapıyoruz? Kimlerleyiz?…   Bir yer’ lerde oluyorsunuz. Mesela bir ormanın patikalarında. Bir şey’ ler yapıyorsunuz. Mesela mantar topluyorsunuz. Ve etrafınızda da birileri oluyor. Mesela mahalle arkadaşlarınız…. Yani bir yer seçimi. Bir iş seçimi. Ve bir de insan tercihi var… Özetle hepsi bu! Yer. İş ve İnsan…. Bunlar her zaman var. Herkes için var. Bunlar. İnsanın içinde yaşadığı. Bir “ortamı”. Bir sahneyi oluşturuyor. İşte tüm mesele. Bu ortamın nasıl kurulabileceği. Nasıl oluşabileceği… Tabii ki. Mutlu olabilmek için! Her ne ise bu mutluluk denilen şey de! … 

Geçmişimi gözden geçirdim. Beni mutlu eden ortamlara. Ortamı oluşturan tercihlerime baktım. Ve kendim ile ilgili. Çok önemli bir tespit yaptım! Gerçekten, çok önemli! Şöyle anlatayım. Aslında bana dışardan bakan biri. Her işten önce bir “plan” yaptığımı. Her konuda bir “mantık” kullandığımı. Hemen farkeder. Bu gözlemler doğru. Hiç bir işi şansa bırakmak istemem. Önceden düşünür. Bir plan yaparım. Bir işi yaparken ve yürütürken de. Mantığımı kullanmaya çalışırım. Ama. Anladım ki. Mutluluk planlanamıyor! Ben kendime bakınca. Anladım ki. Beni mutlu eden. Beni bana iyi hissettiren seçimlerimin hiç biri. Bir planla. Bir akıl’la. Bir mantık ile yapılmamıştı… Kendimi mutlu hissettiğim her ortam. Duygularımla. Hislerimle. İç dünyamın kendiliğinden yaptığı tercihlerle kurulmuştu.   Mutluluk dediğim şey de. Basitçe. Kendini iyi hissetmekten başka bir şey değildi… Yaptığım tespit bu! İşte bu düşünceye vardığım an. Susanna Tamaro’ nun. “Yüreğinin götürdüğü yere git” sözcüklerinin derinliğini farkeder oldum. Tercihlerimle. Bir yolda ilerleyip bir yerlere giderken. Bu yoldaki kılavuzum. Beynim değil. Yüreğim olmuştu.

Bu demektir ki. Mutlu bir ortam kurmak için. Mantığımı değil. Hislerimi izleyecektim. Dış beklentiler üzerine. Bir mantık kurmak yerine. İç dünyamdaki hislerin kılavuzluğuna güvenecektim.. Kendimi iyi hissettiğim yerlerde. Kendimi iyi hissettiğim işlerle ilgilenecek. Ve kendimi iyi hissettiğim insanlarla olacaktım…

Kendim ile ilgili. Böyle bir tespite varırken. Aynı anda. Hafızamın derinliklerinde saklanan. Ve unutulmuş bir anı. Süzüle süzüle ortaya çıkıyordu. Oniki onüç yaşlarında. Yeni öğrenmekte olduğum. Fransızca dilini ilerletmek için. Hachette kitabevinden. Bir kitap almıştım. Aldığım ilk fransızca bir romandı bu. François Sagan’ ın, “Aimez vous Brahms?” eseri. Yani. “Brahms’ ı seviyor musunuz?” Neden bunu almıştım hatırlamıyorum. Belki kitabın kapağı güzeldi. Belki, çok kalın olmadığı içindi. Belki de isminde bir soru olduğundan seçmiş olabilirim. Brahms nedir ki? diye de merak etmiş olabilirim! Her neyse! Sanırım bu seçim. Bir rastlantı idi… Okumayı ilk öğrendiğim zamanlardan beri.. Macera kitaplarını okumayı severdim. Ama. Bu fransız kitabını okumaya çalışınca. Bir çok kısmını tam olarak. Anlayamamış olsam bile. Başka bir insanlık hali ile tanıştım.. İnsan duygularıyla. İnsanların kendilerini nasıl hissettikleriyle ilgili halleriyle.. O yaşlarımda . Bunlar benim için çok yeniydi. İleriki ergenlik yıllarımda. Bu romanın. Bir değil, bir kaç kez. Siyah Beyaz filmini de izlemeye gitmiştim. Esas olarak. Üç kişinin arasında geçen. Sade ve derinliği olan bir kurgu vardı olaylarda. Etkilenmiştim!

Fransızcasını tam olarak anımsayamıyorum ama. Zihnime takılı olan bir cümle. Aklımı kurcalamıştı. Ve çözememiştim. İşte. İç dünyamı sorgularken. O aklıma geliverdi. “Hissedemediğim bir mutluluk yerine. Hissettiğim bir mutsuzluğu tercih ederim…” Bunu anımsayınca.  Hissetme kavramını. Bunun anlamının. Tarif edilemeyen derinliklerini. O an, bir kez daha keşfettim!

Mutluluk, kendini iyi hissetmekti. Yani. Düşünerek olmuyordu!

Mutlu olmak için. Kendimi, iç dünyamın akışına bırakmalıydım. Hayatın kıvrımlı eğimleri içinde. Ovalarda ve vadilerde ilerlerken de. Dağları ve tepeleri aşarken de. Kendimi iyi hissettiğim yollardan akmalıydım.

Bir dere gibi. Bir ırmak. Bir nehir gibi.

Bir akarsu gibi…

>> Devamı gelecek

Önceki Yazı : Yabancı 16 – Misafir

İzleyen Yazı : Yabancı 18 –

Yorum bırakın