“ Yapmaya değecek tek yolculuk içimize yapacağımız yolculuktur “ Susanna Tamarro (1957 – ) / İtalyan yazar.

“Ne ise o olmak” Zor bir iş! Bitmeyen bir iş!
Tabiattaki her bir canlı. Ne ise odur. Bunun tek bir istisnası var. O da “insan”dır. Tabiatın bir canlısı olduğunu farkedemeyen. Farketse bile, giderek unutan. Sekiz asırlık karanlık bir dönemin ardından. Bilim, sanat ve düşünce dünyasında büyük atılımlar yapmaya başlayan. Bunun yarattığı gururla, kendisini evrenin merkezinde gören insan. Git gide. Evrene, tabiata ve kendisine. Bir dizi, yeni ve değişik anlamlar yükleyip durmuş. Kendi varlığının dışına taşıp. Kendisine yabancılaşmış. Sonunda da, iyiden iyiye. Kafası karışmıştır. O kadar ki…
Önce tabiata savaş açmış. Dengeleri bozmuş. Şimdi de, doğaya vermis olduğu zararları görünce. Evrende kaçacak bir delik aramaktadır!.. “İnsanlık ile bir derdin mi var?” diye soruyorum kendi kendime… Yok tabii! Ne derdim olabilir ki! Sonuç olarak, ben de bu dünyadan gelip geçen milyarlarca insanlardan biriyim… Bir tesadüfle bu dünyaya bırakıldım. Ve bir şekilde gideceğim! Ve bunun farkındayım! Ama. Insanlığın bugünkü haline . Konuşulanlara. Yapılanlara. Davranışlara bakınca. Ve tüm bunları düşünüp. Biraz derinlere inip. Sorgulayıp. Sebeplerini araştırınca. Vardığım yer hep aynı oluyor. “İnsanın insan olamaması”
Bana sorarsanız. İnsanlık tarihi, düşündükleri ve yaptıklarıyla, ne ise o olmayı reddedip, Başka bir şey olma arayışının tarihidir. Sonuç olarak da. Bugün insanlık. Ne kendisi olabilmiş. Ne de başka bir şey olabilmiştir. Yani arada kalmış, çırpınmaktadır!
Bugüne dönelim!
Bugün varılan noktaya bakarsak. Bence diyebiliriz ki. İnsanın insan olma şansı. Yani, “ne ise o olma” imkanı. Bir mucizeye bağlıdır. Ne kadar çok istesem de. Böyle bir mucizenin olabileceğine. Hiç mi hiç ihtimal vermiyorum. Belki bazı insanlar. Kişisel olarak. Kendisi olmak ile ilgili. “Ne ise o olmak” ile ilgili. Küçük dünyalar kurmuş olabilirler. Mesela , sivil itaatsizlik öncüsü Henry David Thoreau gibi. Thoreau, 1845 yılında Concord, Massachusetts’teki evinden ayrılarak Walden Gölü’nün kenarında, kendi elleriyle inşa ettiği küçük bir kulübeye yerleşir. Bu ormanda iki sene boyunca tek başına yaşar, başka insanlara muhtaç olmadan hayatta kalmayı, yaratıcı ve ahlaki ilhamlarını doğrudan doğadan almayı öğrenir. Ama genelde “insanlık” için. İnsanlar dünyası için. Bunun olamayacağını görüyorum.
Neden derseniz! Tabii ki sebeplerim var.
İnsan olmak, “ne ise o olma” sürecidir. Düşünüyorum ki! Ve yaşadıklarımdan da anlıyorum ki. Eğer. Kendimizi keşfedip anlamak. Ve kendimiz olmak istiyorsak. Ne ise o olmanın. İlk ve tartışılmaz bir ön koşulu var. Bu da, “İç dünyasına yolculuk yapabilmek” tir. Evet, biliyoruz ki. Her insan için, böyle bir dünya var! Ama. Montaigne’ in dediği gibi : “Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız. Kendimizle aramızdaki fark,bir yabancı ile aramızdaki fark kadar büyüktür”. Bana sorarsanız, bu fark, daha da büyüktür. Bir şekilde, başka birilerini anlamaya çalışırız. “Empati” diyorlar ya! Ama ya kendimizi? Hayatın koşuşturmacasında kendimize ne kadar zaman ayırırız? İç dünyamızın o saklı derinlikleri ile. Ne kadar ve nasıl iletişim kurarız? O zaman bir düşünün! Neresi olursa olsun. Gidemediğiniz. Ve gidip de yaşamadığınız. Hatta derinlemesine hissedemediğiniz bir yeri tanıyabilir misiniz? Tanıyamazsınız!!
Aslında iç dünyasını tanıyamayan insan. Diğer insanlarla ilgili hiç bir şeyi tanıyamaz. Daha doğrusu, “yanlış tanır“! İnsanları görür. İnsanları duyar. İnsanlara dokunur. Onlara sarılabilir bile…Ama anlayamaz! Çünkü, insanlarla olan ilişkilerde. Sadece dış dünyanın kendisine sunduğu. Mesela çıkar, mesela güç gibi referanslar ile düşünür ve davranır. Böyle olunca da, kendisi olmaktan uzaklaşır.
Ben, iç dünyaya yapılan bu esrarengiz yolculuğa inanıyorum! Ve bu saklı seyahatin. Çok keyifli ama hiç de kolay olmadığını düşünüyorum… Nereden biliyorsun? diye soracaksınız şimdi… Sorun o zaman!
Cevabı basit…
Devamı gelecek >>
Öncekiyazı : Yabancı 6 – Eudaimonia
İzleyen yazı : Yabancı 8 –