Hüma Kuşu

Unknown

 

Nerede yaşıyorsunuz? Akşamları nerede uyuyorsunuz? Yoksa siz Hüma kuşu musunuz? Hani şu çok yükseklerde, dinlenmeksizin sürekli uçan, ender olarak görünen, göründüğü kimselere de mutluluk getiren kuş. Herkes uyuduktan sonra, işten dönüp, evin kapısını yavaştan açıp, yorgun ve düşünceli, dört taş duvarın arasına mı atıyorsunuz kendinizi? Ya da belki evcimen bir güvercinsiniz. Sizi karşılayanlar var. Sizi bekleyenler. İnsanlar. Sıcaklıklarıyla sizi saracak olanlar.

okumaya devam et ->

Nerede yemek yiyiyorsunuz? Bir hızlı-yemek sırasında mısınız? Yoksa, çoluk çocuk, arkadaş birarada mı? Dün’ ünüz ve yarın ‘ ınızla buluşuyor musunuz, aynı masanın etrafında? Masada ev yemekleri. Evde yemek kokuları.

Nerede yaşıyorsunuz? Bir “ev” de mi? Bir “yuva” da mı? Bir “ocak” da mı?

Hepsi sizin elinizde aslında.

İsterseniz, ev denilen, taş toprak bir malzeme yığınını yuva yapabilirsiniz. Bir yuvayı da ocak haline getirebilirsiniz. Hepsi sizin elinizde.

Yalnızca bir aile de değil, herhangi bir topluluk da yuva olabilir. Bir arkadaş grubu. Bir mahalle mesela. Bir köy. Bir kent. Ve hatta bir ulus. Belki de tüm dünya! Neden olmasın?

Hepsi insanların elinde.

Hatırlarım, 1960 lı yıllarda, doğup büyüdüğüm Arnavutköy sahilinde otobüsten inip yere ayak bastığımda, yuvama gelmiş gibi olurdum. İçime sıcaklık dolardı. Kendimi güvende hissederdim. Bana bu duyguyu veren neydi? Her gördüğüm kişiyi tanırdım. Hiçbirşey yabancı değildi bana. Yabancılaşmamıştım. Her taşını bilirdim. Her köşesinde yaşanmışlıklarım vardı. Her bir kenarına anılar bırakmıştım. Ben, orada olmadığım zamanlarda da oradaydım. Oraya aittim. Arnavutköy benim kimliğimdi. Kimlik nedir ki? Yaptıklarımız mı? Yoksa nereye ait olduğumuz mu?

Arnavutköy insanları . Herbiri kişiliğimin mimarları oldular. Esnafı, öğretmeni,balıkçısı, ev kadını…Berber Azmi, kasap Ertuğrul, bakkal İhsan, manav Reşit ve daha birçokları, benim çocukluğumu benden çok daha iyi bilirlerdi. Balıkçı Hristo nun tepsiye doldurup, kapımızın önüne kadar getirdiği o küçük parlak hamsiler, istavritler hala gözümün önündedir. “ Kılçıklarıyla yersiniz “ derdi. Belki de, karşı komşumuz terzi Katina, ben daha yeni doğmuş bir bebek iken, beni kucağına almış , ayaklarında sallayıp uyutmuştur. Kimbilir.

Herbirimizin böylesi küçük hikayeleri vardı. Bu küçük hikayeler birleşir, büyük bir destan olurlardı. Büyükler eski Arnavutköy öykülerini anlatırlardı ballandıra ballandıra. Gelmiş geçmiş eski arnavutköylülerin maceralarını dinlerdik. Birlikte yaşanmış ve inşa edilmiş bir tarih vardı orda. Kurgulanmış ve uydurulmuş değil. Ve doğaçlanan gelenekler, paylaşılan değerler vardı. Arnavutköy bir yuvadan fazlasıydı. Bir ocaktı. Her yeni kuşak, bu ocağın ateşini yeni anılarla beslerdi. Ocak sönmezdi. Kor alev hep canlı kalırdı.

Bugün yokedilen işte budur !

İster küreselleşme deyin. İster çağdaşlaşma. İsterseniz de başka bir isim verin. Bugünün dünyası alt üst edilmiş bir dünyadır. İş yaşamı, aile yaşamlarını allak bullak etmedi mi? İnsanlar görevden göreve, bir yerden başka bir yere göç edip durmuyorlar mı? Asırlık kurumlar parçalandı, içleri boşaltıldı, el değiştirdi ya da gelip geçilen bir istasyon oldu. Tarifeli treni bekleyen insanlar gibiyiz.

Herkes dolaşıyor. İnsanlar, hiçbiryerde konaklamadan yüzeyi sıyırıp geçiyorlar. Sabırsızlık kurumsallaştı. Beşbin yıl önce yerleşmek uygarlıktı. Bir yerlere ait olmak. Bir şeyler üretmek. Hayata bir anlam yüklemek. Şimdi hareket marifet oldu. Hızlı olmaya övgüler diziliyor. Herşeyi tüketmek değil mi bu? Ve tüketirken kendini tükettiğini farketmemek.

Bir de buna “akıcı özgürlük” deniliyor. Bunun neresi özgürlük?

Sorarım size, konacak yeri olmayan kuş ne kadar özgürdür? Havada dolanır durur. Sonunda yorulur. Hüma kuşu değiliz ki! Bugün insanlık yorgun. Konacak bir yeri yok. Oradan oraya koşuşturup duruyor. Bağlanacak bir anlamdan yoksun. Bugün, insan yalnızlaştırılıyor. Tek başına bırakılıyor. Köksüzleştiriliyor. Kültürel ve kişisel olarak. Zygmunt Bauman’ buna “akışkan modernlik” diyor. Evet , herşey akışkan. Herşey akıyor. Doğru da! Modernlik bunun neresinde?

Ben şunu sorarım : Sonuç olarak, insanlar daha mı mutlu? İnsanlık daha mı yüce?

Bertrand Russell, insanoğlunun tüm başarılarının ve üstün zekasının, onu yine de mezardan öteye götüremeyeceğini anlatırken şöyle demişti geçen yüzyılın başlarında: “İnsan, bu güneş sisteminin sınırsız ölüm denizinde yok olmaya mahkum olduğunu idrak edebilecek bir öngörüye artık sahip değil ve insan yapısı  başarı tapınağının bir gün kaçınılmaz olarak evrenin yıkıntıları altında kalacağını göremez halde.”

Peki, bu güzelim dünyada güzel güzel yaşamak varken , ne olduda herşey bu hale geldi?

>> devamı gelecek

önceki yazı : aile destanı

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s