“Sana ışık tutanlara sırtını dönersen, göreceğin tek şey kendi karanlığındır” René Descartes (1596 – 1650 / Fransız filozof, matematikçi ve bilim insanı. Modern felsefenin kurucusu)
Sabah. Mutfak kepengini açtığımda. Sesi duyar duymaz. Bir yerlerden fırlayıp. Mutfak camının o daracık kenarına yerleşip. Tatlı tatlı yüzüme bakar. Anlarım ki. “benim karnım aç!” der..
Eve döndüğümde. Hangi saat olursa olsun. Beni o karşılar. Arabanın yanına yanaşır. Bahçedeki ortancanın yapraklarına sürtünür. Okşarmış gibi. Anlarım ki. “Ben oynamak istiyorum” der.
İtiraf etmeliyim ki. Onunla bir duygu bağımız var. Bunu çok derinden hissediyorum. Nasıl oldu bilemem. Belki o ürkek ve masum bakışları. Belki de o gösterişsiz hareketleri. Belki de sakinliği…
Onun da bana sevgi duyduğunu hissedebiliyorum.. Ne zaman bahçeye çıksam. Hemen yakınıma gelir. Etrafımda dolanmaya başlar. Sanki bana birşeyler anlatmak istiyormuş. Benden birşeyler bekliyormuş gibi, bir hali vardır.
Ben herkesi sevemem. Biliyorum ki, sevmek, benim için hiç de kolay değil! Çoğu kimseyi beğenebilirim. Hatta birilerinden çok hoşlanabilirim. Ama bu sevgi değil! Birilerini takdir edip. Onlara saygı duyabilirim. Bazılarına da çok güvenebilirim. Ama bu da sevgi değil! Sevmek! Herkesin dilinde dolaşan sevgi. Sadece ağızdan çıkan bir laf kalabalığı ile olmaz, diye düşünürüm. Sevmek. Bir çokları için, söylenmesi kolay bir sözcüktür,.. Ama, benim için, yaşanması güç bir duygudur sevmek…
Ama, onu seviyorum. Daha doğrusu. Hiç aklımda yokken. Karşıma çıkıp, o kendini sevdirdi. Dışarılarda. Onunla dolaşırım. Onunla konuşurum. Onun için emek harcarım. Ona zaman ayırırım. Yatacağı yumuşak bir bez. Yiyeceği kullanışlı bir kap. Sevdiği yiyecekler.. Bunların hiçbirini eksik bırakmam.
Ama dedim ya. Bizim dostluğumuz “duygusal”. Bilinen eski bir ifadeyle “platonik”. Ona elimi süremiyorum. Ona sarılamıyorum. Onu evin içine de alamıyorum. Ama, ben onu hep kalbimde tutuyorum desem yalan olmaz…. Bu duygu, benim kuşağıma hiç de yabancı değil. Çoğumuz için, ilk gençlik yıllarımız hep böyle başladı. Hele ki, benim gibiler için. İç dünyasına kapanmayı tercih eden. İç dünyasında dolaşıp duran birileri için.
Ama öte yandan. Bu platonik arkadaşlık, bana ışık tuttu. Bana, yepyeni bir şeyi farkettirdi. Bugün artık içi boşaltılmış olan. Tüketilmiş bir kavramın. Sevme duygusunun derinliklerini gösterdi bana. Kısacası. Karşıma çıkan. Yolumun kesiştiği o . Beni düşündürdü.. Düşününce de. İç dünyamın derinliklerinde. Bir keşif yolculuğuna çıktım… Düşündükçe de. İlk gençlik yıllarımda. Pek de anlam veremediğim. Montaigne’ nin o sözleri aklıma düşüverdi : “…Kendimizle kendimiz arasındaki fark,diğerleri ile kendimiz arasındaki farktan daha az değildir …. Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız.”
Ne zamandır biliyorum ki. Bazan küçük bir belirti. Kendimize, ne kadar yabancı olduğumuzu gösteriverir. Bana, hep böyle olmuştur. Bu sefer, olan da buydu. O’na rastladım. O’nu sever oldum. İç dünyam hareketlendi. Ve. İç dünyamın merkezine doğru sürüklendim. Bu yolculukta kendimi okuyup. Kendimi keşfetmeye çalıştım. Kendimle ilgili ipuçlarını izleyip. Kendimin yeni bir yönüyle. Kendimle, bir kez daha tanıştım….
İnsanlardan öğrenemediğimi…. Ondan. Bir kedi‘den öğrendim!
Devamı gelecek >>
Gelecek Yazı : Yabancı 2 – Agape
