“Taş yerinde ağırdır” Türk atasözü
İTÜ. İstanbul Teknik Üniversitesinin kısaltılmış hali. İTÜ. Bu bir kurum. Benim hayatımın yarısından çoğu orada geçti. Bugün 250. yılına ulaşmış İTÜ’nün. Neredeyse beşte birinde beraber olduk. Bu sebeple düşünüyorum ki. Bu soruyu sorma hakkım var! Ama cevaplayabilir miyim. İşte onu bilemem. Sadece deneyebilirim… Soru şu: Eğer İTÜ hayatımda olmasaydı. Nasıl bir hayatım olurdu?
Hep düşünmüşümdür ki. Bir şeyin değerini anlamanın. Hayata neler kattığını. Hayattan neler götürdüğünü. Hayatı nasıl etkilediğini anlamanın yolu. O şeyi hayatın bir parçası olmaktan çıkartmaktır… Ancak o zaman. Yaratılan boşluğu görürsünüz!
Eğer bunu yapabiliyorsanız… Yapabiliyorsanız diyorum. Çünkü o, hala elinizde yanınızda ise. Sizinle birlikte ise. Sadece düşünerek. Bunu yapmak hiç de kolay değildir. Ama eğer yapabiliyorsanız. İşte o zaman. O şeyin hayatınızdaki yerini hissedersiniz… Bu, hayatınızdaki herşey için geçerlidir. Eşyalar. Arkadaşlar. Ağaçlar. Herşey için. Bir çanta. Bir küçük saat. Bir sokak taşı. Bir çiçek. Bir kitap. Bir sevgili… Herşey için. Çünkü. Bu dünyada herşey herşeyi etkiler. Az veya çok. Er ya da geç. Ama. Herşey herşeyi etkiler. Ve bu etkilerin ardında. Geniş bir tesadüfler ağı vardır…
Ne çocukluğumda. Ne de lise yıllarımda. İTÜ, hiçbir zaman, benim hayalim olmamışdı. Aklıma bile gelmezdi. Olması da, zaten mümkün değildi. Çünkü ne ben ne de ailem. İTÜ nün farkında bile değildik. İlk okula başlayıp. Okumaya başladığımda. Ailemin benim hayatım ile ilgili tek bir planı vardı: “Oku da adam ol!” Hepsi bu! Bu da bir plan ise tabii… Mahalle okuluna, Arnavutköy ilkokuluna gittiğim ilk gün. Annemin öğretmenime söylediklerini farketmiş. Ve Annemin, sevgili öğretmenim “Hikmet Atalay” a söylediği : “Eti senin kemiği benim” sözcüklerinden. Hiçbir şey de anlamamıştım.
Hayat planımız buydu. Öğretmene teslim edilmiştik. Ve okuyup adam olacaktık. Bunun ne kadar doğru. Ne kadar iyi bir yaklaşım olduğunu. Bugün daha iyi anlıyorum. Bu, doğru ve iyi idi. Çünkü, bu yaklaşım. Hayatımızı ve geleceğimizi. Başkalarının düşünce ve beklentileri ile. İpotek altına sokmuyordu. Hayatımız, artıları ve eksikleri ile. Ve de tüm sürprizleri ile. Kendi ellerimizde idi. Ailemiz bizler için. O süslü ifade ile. Bir “Vizyon” tanımlamış. Ama ayrıntılı bir yol çizmemişti. ..
Bugün olduğu gibi.. “Önce şuradaki yuvaya. Ardından da şu okula gideceksin. Sonra bazı sınavlara girersin. Şuradaki okulu kazanmalısın. Orayı bitirince de. Yine kurslara gideceksin. Tekrar sınavlara girip. Yüksek puanlar tutturup. Üniversitenin şu bölümüne girmelisin. Daha kolay iş bulursun. Mezun olunca da. İş hayatın başlayacak….. “ Ben bu sözleri asla duymadım. İyi ki de duymadım! Nasıl zalimce bir yarış bu! Küçücük bir çocuk için. Gelecek yıllarını karartan. Nasıl büyük bir yük bu! Çoktan parsellenmiş. Başlamadan bitirilmiş bir hayat değil de, nedir bu?…
Bana gelince. Oku da adam ol! Buradan anlayabildiğim. Okumak iyi bir şeydi. Okumalıydım. Ve okuyunca da iyi şeyler olacakdı… Bu üç dört sözcük. İçimi temiz bir duygu ile doldurmuştu.… Bu duygularla yola çıktım. Öyle yaptım. Yani okudum. Öyle de oldu. Yani iyi şeylerle karşılaştım.
Ama bugüne bakınca. Kimseye, “oku da adam ol!” denildiğini sanmıyorum. Zaten herkes, bir şekilde okumanın. Çoğunluğu da bir diplomanın peşinde. Bugün düşündüğüm biraz farklı… Diplomayı kapmış. Oralara buralara tırmanmış. Birilerini görünce bugün. İçimden diyorum ki.. “Oku da cahil ol!” Tabii ki söylemek istediğim. Okumamayı özendirmek değil.. Ama okumanın amacını sorgulamak! Anladınız değil mi?
Ama öte yandan…..
>> Devamı gelecek
İzleyen Yazı: İTÜ 2 – İTÜ’ nün Filozofları
